Nasılsın?
Öyle bir kelime/soru düşünün ki; hayatınızda sayamayacağınız kadar duymuş ve yine sayamayacağınız kadar cevap vermiş olun. Toplamda sadece sekiz harften oluşan, ama içinde belki de binlerce duyguyu, düşünceyi barındıran o gizemli soru: “Nasılsın?”
Öyle bir kelime/soru düşünün ki; hayatınızda sayamayacağınız kadar duymuş ve yine sayamayacağınız kadar cevap vermiş olun. Toplamda sadece sekiz harften oluşan, ama içinde belki de binlerce duyguyu, düşünceyi barındıran o gizemli soru: “Nasılsın?”

Hiç düşündünüz mü, “Nasılsın?” sorusu size sorulduğunda cevap vermeden önce ya da cevap verirken, gerçekten nasılım diye? Daha da önemlisi, ruhunuzu bedeninizin dışına çıkarıp gerçekten sordunuz mu kendinize Nasılım? diye. Eminim birçoğunuz / bir çoğumuz yapmadık bunu. Hatta bu satırları okurken sahi hiç neden sormadım bu soruyu kendime diye şaşıranlarımız bile vardır.
Şu an ne yapıyorsanız bırakıp sorun kendinize “Nasılsın?” diye. Başkaları sorduğunda gerçeğin perdesi olan yalandan “iyiyim” ile cevaplamadan cevap verin kendinize. Düşünün hatta cevap vermeden önce “gerçekten nasılım”, gerçekten iyi miyim” ya da olduğunu düşündüğüm iyiliğim gerçekten istediğim iyilik mi?

Belki de “iyiyim” demenin en kolay olduğu anlarda en kötüyüzdür. Çünkü o “iyiyim” aslında bir kalkan, bir sığınak, bir kapıdır kapanmış yüzümüze. Arkasında ne var, kimse bilmez, kimse sormaz zaten. Sorduk mu hiç başkalarına “gerçekten iyi misin?” diye? Yoksa biz de mi bekliyoruz o alışılmış, güvenli “iyiyim”i duymayı? İşte burada duralım bir an. Belki sorun “iyiyim” ya da “kötüyüm” demekte değil. Belki asıl sorun, “Nasılsın?” sorusunu bir selamlaşma ritüeline dönüştürmüş olmamızda. Otomatik bir reflekse. Sanki “günaydın” der gibi soruyoruz, sanki “hoş geldin” der gibi cevaplıyoruz.
Peki ya gerçekten sorsak? Gerçekten merak etsek?
Düşünün, karşınızdaki insanın gözlerinin içine bakarak, acele etmeden, cevabı dinlemeye hazır olarak sorsanız “Nasılsın?” diye. O zaman ne olurdu? Belki karşınızdaki şaşırırdı önce. Belki duraksardı. Çünkü alışık değiliz buna. Alışık değiliz gerçekten dinlenmeye, gerçekten duyulmaya.
“Nasılsın?” sorusu aslında bir davet. İçini açmaya, paylaşmaya, var olmaya bir davet. Ama biz onu bir geçiş törenine çevirmişiz. Kapıdan içeri girerken söylenen, asansörde karşılaşınca söylenen, mesaja başlarken yazılan o sıradan, o anlamsız kelimeler…

Oysa sekiz harfin ardında bir evren var. Birinin o günkü halinden, ruh halinden, dünyasından haber alma fırsatı. Ama biz o fırsatı harcıyoruz, her seferinde. Hem sorarken hem cevaplarken.
Şimdi bir daha düşünün: En son ne zaman gerçekten sordunuz birine “Nasılsın?” diye? Ve en son ne zaman birisi size gerçekten sordu?
Şimdi gerçekten soruyorum “NASILSIN?”