İyi geceler papatya…
Bu anlatı, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’ın hayatından ilham alınarak oluşturulmuş edebî bir kurgudur. Metindeki papatya ve kelebek imgeleri, sabır, emek ve ilim yolculuğunu temsil eden sembolik anlatım unsurlarıdır.
Bu anlatı, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’ın hayatından ilham alınarak oluşturulmuş edebî bir kurgudur. Metindeki papatya ve kelebek imgeleri, sabır, emek ve ilim yolculuğunu temsil eden sembolik anlatım unsurlarıdır.
Babası her gece lambayı kapatırken aynı cümleyi söylerdi. Ne masaldı ne dua. Ama ikisinden de bir parça vardı içinde:
“İyi geceler papatya, kelebek şimdi gidiyor.”
Zeynep o zamanlar bunun sadece bir söz olduğunu sanıyordu. Meğer bazı cümleler, insanın bütün ömrüne eşlik edermiş…
Osmanlı’nın son zamanları… Nevşehir’de sonbahar. Geceleri çok soğuk, rüzgârların dansı ile geçerdi. Bir Hasan Dağı’ndan, bir Hırka Dağı’ndan esen rüzgârın sesi tüm geceyi kaplamıştı. Bu iki kardeş dağ neden sürekli kavga eder diye düşündü. Kapı yavaşça aralandı. Babası Yusuf Bey’di bu. Yusuf Hüsnü Dengi, medrese eğitimi almış, ticaretle uğraşan, Kurtuluş Savaşı yıllarında öğretmenlik de yapmış, kültürlü ve mücadeleci bir babaydı. Ablasından yirmi, ağabeyinden on altı yaş küçük Zeynep’in üzerine titrerdi. Zorlu geçen hayatın içinde onun ezilmesini istemezdi. Eğer Zeynep uyuyamadıysa hemen ona hikâyeler anlatır, uyumasını sağlar ve yanından ayrılırken “İyi geceler papatya, kelebek şimdi gidiyor.” derdi. Babası bazı bazı güncel hâlleri de ona izah ederdi. Bir defasında en iyi incir nasıl seçilir, nelere dikkat edilmelidir birkaç gece anlatmış, Zeynep onu pür dikkat dinlediği için iştahı kabarmış ve anlattığı hikâyelerin içine hayattan kesitleri de eklemeye başlamıştı.

Dönemin zorlukları, babasının işleri ailenin İzmir’e yeniden dönmesine sebep olmuştu. O, çok sevdiği Nevşehir’den ayrılırken gözleri hep yolda olmuş ve hiç konuşmamıştı. Papatyanın kalbi doğduğu toprakta kalmıştı.
İzmir’e geri yerleşmek Zeynep için yeni bir nefes, yeni bir hayata adım atmaktı. Zeynep, evde ailesinin eğitim desteğiyle birlikte akranlarına göre çok ileride bir genç kız olmuştu. Hızlı düşünüyor, hızlı anlıyor ve hızlı karar veriyordu. Başarılı bir öğrenci olarak dönemin girmesi en zor okullarından biri olan İzmir Kız Lisesi’ne girmeye hak kazanmıştı.
“Nasılsın kızım?” dedi Yusuf Bey. Ona her zaman büyük biri gibi davranır, karşısına alıp sohbet ederdi. Zeynep her zamanki gibi gözlerini süzerek babasına baktı ve “İyiyim babam.” dedi. Onun “babam” demesi Yusuf Bey’i çok mutlu ediyordu.
“Göz nurum, bugün sana ne anlatayım?”
“Papatya ve kelebek olsun babam…”
Papatya diye başladı babası. Tohumu toprağa düştüğünde, toprağın onun üzerini örtmesini istemiş. Toprak önce önemsememiş. Bunu gören papatya tohumu üzülmüş ve toprağa, “Hava çok soğuk ve üşüyorum. Lütfen benim üzerimi örter misiniz?” diye tekrar söz söyleyince, toprak dayanamamış ve üşümemesi için üzerini örtmüş. Toprak tohumu örttükten sonra papatya karanlıkta uzun süre beklemiş. Ne zaman çıkacağını bilmeden, ne kadar dayanacağını hesaplamadan… Sadece sabretmiş. Zeynep bu kısmı dinlerken yorganın altında ellerini sıktı. Çünkü bazen insan, daha ne olacağını bilmeden beklerdi. Tıpkı Nevşehir’den İzmir’e uzanan o uzun yol gibi…
Yusuf Bey kızının saçlarını okşadı.
“Her tohum filizlenmez kızım,” dedi. “Ama filizlenenler, toprağın ne kadar ağır olduğunu iyi bilir.” Zeynep o gece ilk defa, papatyanın kendisi olduğunu hissetti…
Babası, hayatın getirdiği zorluklar neticesinde rahatsızlanmıştı. Hikâyesi yarım kalan Zeynep, babasının iyileşmesini bekleyecekti. Onun üzülmemesi için kısık sesle konuşuluyordu. O konuyu tam anlamıyor olsa da babasının hastalığının önemli olduğunu hissediyordu. Tedirgindi. Ya babasına bir şey olursa? Ya kelebek geri dönmez ve dedesi gibi uzaklara giderse? Bu duygu karmaşası içindeyken günler geçedurdu. Bazı zamanlar babasıyla saçlama oynardı. Bu, onların oyunlarına verdiği isimdi. Zeynep bulduğu şeylerden tokalar yapar, babasının az olan saçlarına takar ve onun saçlarını süslerdi. O gün yine yeni tokalar yapmış ve babasının yanına girmek üzereydi ki evde bir kargaşa başladı.
“Doktor!.. Doktor çağırın!..”
Babası nefes almakta zorlanıyordu. Yusuf Bey’in inlemeleri arasında cümleleri duyuldu:
“Zeynep nerede?..”
Hemen yanına Zeynep’i getirdiler. Babası kısık sesle,
“Zeynep kızım… sen… bir papatya gibi ülkenin üzerine doğacak güneş olacaksın kızım… Kelebeğin vakti geldi artık. Şimdi gideceğim ama sen hikâyeyi devam ettireceksin…”
dedi. Bu, Yusuf Bey’in son sözleri olmuştu…
O evden kelebek uçtuktan sonra, papatya uzun süre konuşmadı. Çocuklar konuşarak büyür, Zeynep ise susarak büyüdü. Babasının anlattığı masallar artık onun kendi dünyasında devam ediyordu. Karanlık toprak daha da ağırlaşmıştı. Ama bu kez kaçmak yoktu. Çünkü artık o toprak sadece soğuk değil, aynı zamanda bir emanetti.
Yusuf Bey gitmişti ama bıraktığı söz kalmıştı:
“Hikâyeyi sen devam ettireceksin…”
Bu cümle, Zeynep’in çocuk kalbine bir yük değil, bir yön oldu. Kitaplara daha sıkı sarıldı. Okumak artık sadece öğrenmek değil, babasına verilen bir sözün yerine getirilmesiydi.
Üniversite eğitimi için gittiği Ankara’nın boz havasında her zaman memleketini özlerdi. Bazı bazı imkân buldukça Nevşehir’e gittiği ve babasının kabrini ziyaret ederdi. Özlerdi kelebeği… Mezara varmak istemezdi. Onun için kelebek yaşardı. Öyle ya, kelebekler özgürdü, engin vadileri gezer, papatyaları ziyaret ederlerdi. Ama o yine de saçlama oyununa devam etmek için mezarın üzerinde açan ve kendi elleriyle tohumunu ektiği papatyalara küçük tokalar takardı. Bazen başını babasının taşına yaslar, ona uzun uzun yaptıklarını anlatırdı. Sanki taş ısınır tıpkı babasının koynuna başını yasladığı anları yaşardı. Zeynep, okulun en zeki ve en başarılı öğrencisi olmuştu. Türkçe dil bilgisi o kadar iyi bir duruma gelmişti ki dönemin âlim hocaları onun ilerlemesi için destek olmaya karar vermişlerdi. Erkek egemenliğindeki bir sistemi paramparça edecekti. Bazı zamanlar öne sürdüğü fikirleri kabul görmedi. Bir kadın olduğu için aşağılandı ve yok sayıldı. Ancak o, hiçbir zaman kelebeğe verdiği sözü unutmadığı için tüm bu zorluklara karşı yılmadan savaştı. Herkes bolluk içinde olduğunu düşünürdü ama o kelebeği olmadan gökyüzünde gezen yıldızlar kadar yalnızdı.
44 yılında mezun olduktan sonra, tırnaklarıyla tırmandığı dağın tepesi olan profesörlük unvanına nail oldu. O geçen zamanda anladı ki kelebek olmak, sadece uçmak değilmiş. Başkalarına da uçmayı öğretmekmiş. Babasından aldığı masalı artık öğrencilerine anlatıyordu. Papatya artık yalnız değildi. Ektiği her tohum, bir papatya; papatya ise yeni bir kelebekti. O, kelebekleri özgür kılan bir papatya olmuştu. Ortaya koyduğu tüm eserler papatya gibi kokardı. Başını yastığa her koyduğunda, sanki babası onun saçlarını okşar gibi hisseder,
“Canım babam, papatyanın kelebekleri oldu…” derdi.

Eşi Mehmet Bey ona babasını hatırlatırdı. Mehmet Bey zorlu geçen cumhuriyetin ilk dönemlerinde kavrulan bir kor ateş gibiydi. Azimli, güçlü ve kararlı bir kişiliği vardı. Zeynep Hanım bazen onun saçlarına saçlama yapar, beraber eğlenirlerdi. Birlikte babasına gittiklerinde papatyaları beraber tokalarla süslerlerdi…
Ancak Zeynep Hanım’ın hayattaki mutlu anları o kadar az olmuştu ki kader Mehmet Bey’i ondan erken ayırdı…
“Hayatımdaki kelebekler erkenden ayrılır. Ben ise başka kelebeklerin doğmasını sağlarım…” derdi.
Profesör Doktor Zeynep Korkmaz, Türk dili üzerine sayısız temel eser ortaya koymuştur. Bugün Türkçe denildiği zaman, Zeynep Korkmaz Türkçenin annesidir. Aramızdan ayrıldığında dahi geride bıraktığı öğrencileri, onların öğrencileri ve günümüzdeki öğrenciler hep onun çizdiği yoldan devam etmiştir. O, nice kelebekleri yetiştirmek için nice papatya tohumları ekmiş ve büyütmüştür. Yerini doldurmayı düşünmek bile yanlış olur. Cumhuriyetin yetiştirdiği aydın bir Türk kadını olarak, Türk diline yaptığı hizmetlerden dolayı kendisine teşekkürlerimi sunarım. Kutlu tini şah, uçmağı Tanrı Dağları’nda Türk budunu olsun…
Kaleminize sağlık ,bu topraklarda nice tohumlar filizlensin.
Çok etkileyici bir hayat hikayesiydi. Onun gölgesinde, yazmış olduğu eserler ışığında daha nice kelebeklerin doğması temennisiyle