Dolar 44,1749
Euro 50,5980
Altın 7.104,43
BİST 13.092,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 11°C
Çok Bulutlu
İstanbul
11°C
Çok Bulutlu
Sal 11°C
Çar 10°C
Per 10°C
Cum 9°C

Delilerin Dumrulu – Bir Boyun Hikâyesi. Töre, Can ve Yazgı…

Eğitmen Araştırmacı Türkolog “Sabır; erdemli adam işidir.”
25 Şubat 2026 10:30 | Son Güncellenme: 25 Şubat 2026 10:20
153
A+
A-

Bu metin, Dede Korkut anlatıları ile Türk mitolojisinin kadim unsurlarından beslenen,
Deli Dumrul hikâyesinin yeniden yorumlanmış bir anlatımıdır.

Bu metin, Dede Korkut anlatıları ile Türk mitolojisinin kadim unsurlarından beslenen,
Deli Dumrul hikâyesinin yeniden yorumlanmış bir anlatımıdır. Anlatıda geçen kişi ve olaylar, klasik varyantlara birebir bağlı kalmaksızın; töre, sevgi, ebeveynlik, zulüm ve yazgı kavramları etrafında sembolik ve düşünsel bir çerçevede ele alınmıştır. Amaç; Deli Dumrul’u yalnızca kaba kuvvetin timsali olarak değil, yetiştirilme biçiminin ve sevgisizliğin şekillendirdiği bir insan olarak yeniden sizi düşünmeye davet etmektir.

“Bu söz, çocuklara değil; hatırlaması ağır olanlara yöneliktir.”

Aslında onların yaşadığı ilişki, zoraki yapılan bir evlilikti… Beşikten kertme denirdi. Babaları karar vermiş, onların haberi yokken bir etmişlerdi. Daha küçük yaşlarda otağ ziyaretlerinde birbirleriyle oynamaları istenir, “alışın çocuklar” denirdi. Neydi onları alıştıracak olan, neye alışmaları gerekirdi?

Hasene, bencil denilen ama sevgisiz büyütülmüş bir kızdı. Baba sevgisi görmemiş, anne sevgisi ise pek azdı. Annesi onu sadece su taşımaya gönderdiği zaman severdi:
“Güzel kızım, evde su bitti, pınardan dolduruver hadi…”
Sabah akşam kağnı gibi su taşırdı. Yemek yapar, hayvanlara bakar; erkek işi denilen ne varsa o yapardı. “Haseneee, gelseneee!”
Bu iki sözcükten nefret ederdi. Çünkü sonunda hep bir istek, bir emir vardı; ancak suuluca ya da suçikçe. Daha o yaşta sırtındaki ağrılar dayanılmaz hâle gelmişti. Reşitleri oyunlar oynardı; en azından o öyle hayal ederdi. Bütün dünyadaki tek kız çocuğu kendisi miydi sanki? Elbet başkaları da vardı, derdi.
“Haseneee!” dedi yine ablası…
“Haseneee gelseneee!”
Bakalım bu sefer kendi yapacağı hangi işi ona yaptıracaktı…

Oğlan ise bey oğlu gibi sevilirdi. Babası ona “şah” derdi. Şah Koca, Şah Duha, Koca Şah… El bebek gül bebek büyüdü. Ne istenirse alındı, yapıldı. Canı bir şey mi istedi? Parmağıyla işaret etmesi yeterliydi. Babası veya annesi hemen yerine getirirdi. Yaşıtları ata biner, kılıç dövüşü öğrenirken o sadece izlerdi. Neme lazım, ya düşer de bir yerini incitirse? Bu yüzden özel hocalar tutuldu. Komşu beyliklerden kibar mı kibar, yağız adamlar getirildi. Özenle seçildiler. Biri ata binmeyi, diğeri kılıç kullanmayı öğretecekti. Yemeğini özel aşbazlar yapar, annesi yedirirdi: “Hadi bakalım, ham yap aslan oğlum. Aferin sana…”
Hep övgüler içinde büyüdü. Beylik dışından kürkler getirilir, ona kaftanlar dikilirdi. Ayaklarına içi devetüyüyle kaplı çarıklar alınırdı. Kısacası bir dediği, iki edilirdi. Beğendiğini alır, sonra ondan da sıkılır, başkasına geçerdi. Beşik kertmesi nedir duyardı ama anlamazdı. Bir kız vardı; onunla sarılması, oynaması istenirdi. Ne zaman kızı görse annesinin eteğinin altına saklanırdı. Zaten bildiği tek şey buydu. Annesi ne dese yapardı kral oğlu…

Dumrul

Günler böyle geçti ikisi için. Biri ezile ezile büyüdü, diğeri krallar gibi. Şad vakti geldi çattı. Kertme zamanında söylenen vaatler tutulacaktı: bin dişi görmemiş erkek deve, bin koç görmemiş koyun, bin genç boğa, yirmi çadır ve daha neler neler…
Ama bir sorun vardı. Duha Koca’nın eril yanı hiç hareket etmezdi. Annesi onu o yaşına kadar yanında yıkamıştı. Sakalı çıkana dek anası ve kız kardeşleriyle yıkanmış, yine de kimse bir şey fark etmemişti. Bir kadın görünce heyecan duymazdı. Kalbi atmaz, erilliği yerinde otururdu. Ne işe yaradığını bile bilmezdi. Bir gün atları izlerken gördüğü sahneden sonra anladı. Toy vakti kapıya dayandığında yiğitlerden biri konuyu anlatınca fark etti ki o da bir “erkek at” idi…

Durumu annesine açtı, annesi de babasına. Civar da ne kadar kam varsa davet edildi. Okundu, üflendi. Dualar edildi, ritüeller yapıldı. Düzelir gibi oldu ama verim alınmadı. Derken Akça Ana adında bir kam geldi. Rüyaya yattı, doğumdan bugüne dek onun hayatını izledi ve ana ile babayı yanına çağırdı: “Sizin oğlan kendini kız sanır. Anası ve bacılarıyla büyümüş. Nice zaman her dediği yapılmış. Süslenmiş oyunlar oynanmış. Beynindeki eril yan durmuş, kadınlaşmış. Buna çare Tanrı Dağları’nda duadır. Yoksa çözülmez.”

Tanrı Dağları’na gidildi. Dualar edildi, sunaklar sunuldu, kurbanlar kesildi. Dedem Korkut Allah’a yakardı, Muhammed Peygamber’in gül kokan yüzü suyu hürmetine niyazda bulundu. Obaya dönüldü ve yedi gün beklendi. Akça Ana her gün kontrol etti. Yedi gün sonunda oğlanın durumu düzelir gibi oldu. “Bu evlenmeye yeter,” dedi Akça Ana.

Toy kuruldu. Ateşler yakıldı, Kara Çadır, Ak Çadır, Gızıl Çadır dikildi… Hanlar hanı Bayındır Han, Kazan Han ve nice beyler, yiğitler geldi. Kırk gün toy edildi. Yenildi, içildi, türküler söylendi. Eşler çadırlarına uğurlandı. Duha Koca’nın anası ateşi yaktı, kızın haberini yaydı. Söz söylendi: onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…

Yağmurlu bir gündü. On iki ay olmuştu, bebek doğmamıştı. Kamlar kamı bile şaşmıştı bu işe. Akça Ana “vakti var” demişti ama vakit çoktan geçmişti. Bebek sanki bir dev gibi büyüyordu Hasene’nin içinde. Tam üç yüz altmış beş günün sonunda bebek doğdu. Her yer kan gölüydü. Akça Ana, “Hasene yaşarsa Tanrı’dan,” demişti. Dedem Korkut duasını verdi. Yüzlerce el açıldı, yaşasın diye yalvarıldı… Bebek bir ağladı, Hasene uyandı. Dualar kabul olmuştu.

Günler hızla geçti. Çocukta anlaşılmaz bir kibir ve ego yükseldi. Babası ona dudak ucuyla “bey oğlum” derdi. Hasene buna dikkat etmişti. Bir gün merakına yenik düştü, yüze geldi ve sordu:
“Bey, sana bir sualim olacak.”
Duha Koca şaşırdı, Hasene hiç soru sormazdı:
“Buyur hatun, nedir?”
“Bey, sen neden oğluna hep ‘bey’ diyorsun? Seni kral, han diye büyüttüler. Sen ise ona sadece bey diyorsun.”

Sessizlik oldu. Duha Koca düşündü, derin bir nefes aldı:
“Bu âlemde tek paşa benim. Seni de istemedim, zorla evlendirdiler. Keşke anamın yanında kalsaydım. Bu çocuk da başıma çıktı. Ben Han’ım, kralım; o sadece bir bey. Beyden öteye geçemez!”

Hasene durumu anladı. O da bu evliliği istememişti. Çocuğa ilgisi yoktu. Zaman zaman döver, iter kakardı. Ona göre bu çocuk Duha’dan gelen bir lanetti. Doğurmak istememişti. Aylar geçtikçe bedeni çökmüştü. “Haklısın bey,” dedi. “Sana verdiğim ne varsa haram olsun.”
Çıkıp kendi çadırına gitti. Uzun zamandır ayrı yatıyorlardı. Oğuz diyarı da bunu biliyordu.

Böylece Dumrul sevgisiz bir çocuk olarak büyüdü. Dayakla, itilip kakılarak, ama dev gibi kalıplı bir adam olarak ayağa dikildi. Ne anası ne babası onu sevdi. Anası “babasının oğlu”, babası “anasının iti” derdi. Bu sevgisizlik onu gözü kara, acımasız ve kendini beğenmiş biri yaptı. En alt tuğla böyle konduğu için Deli Dumrul’un binası da böyle inşa edilmiş oldu. Günlerden bir gün dere üzerine bir köprü kurdu. Her geçenden haraç aldı; can yaktı, sopa attı. İşler öyle bir hâle geldi ki insanlar her ibadetlerinde, her dualarında onu tanrıya şikâyet eder oldular. Dualar yığıldıkça yığıldı; Tengri Dağı’na uzanan upuzun bir yol oldu. Tahtında oturup yeryüzünü seyreden Tanrı Ülgen’e kadar vardı.

Ülgen, duaları duydukça öfkelendi. Bir çare bulmak gerekirdi. Kadimleri topladı. Umay Ana, Ayaz Ata, Erlik, Yer-Su ve Korkut Ata bir araya geldiler. Durumu uzun uzun değerlendirdiler. Erlik, “Yakayım, yıkayım; küllerini savurayım,” dedi. Ayaz Ata, “Dondurayım, buzdan bir taş yapayım,” dedi. Yer-Su, “Deresini de onu da sele vereyim,” dedi. Umay Ana ile Korkut Ata ise sessiz kaldı. Yedi gün geçti, karar verildi. Erlik, dokuzuncu gün Albastı’yı çağırdı. Ona Aldaçı’yı Deli Dumrul’a göndermesini, canını almasını buyurdu. Albastı haberi iletti. Aldaçı, “Bildim,” dedi. “Uzun zamandır izlerim. Gün sayarım ruhunu almak için. Şükür bugüneymiş nasip.”

Dumrul

Bu sırada Dumrul bir güzele âşık oldu. Çok sevdi; ya da öyle sandı. Çünkü sevginin ne olduğunu bilmezdi. Sonra anlaşıldı ki bu ateşi kalbine veren Umay Ana idi. Belki yola gelir diye kalbine aşk ateşi düşürmüştü; ama nafile…

Bir gün Deli Dumrul bölgesini gezerken bir çadırdan ağlama sesi duydu. Baktı ki bir kadın ve bir çocuk, yerde yatan kocasına ağıt yakıyor. Öğrendi ki bunu yapan Aldaçı idi. Kılıcını çekti, göklere haykırdı: “Aldaçı kimse, çıksın karşıma! Benden büyük, benden yiğit ise gelsin!”

Aldaçı bu çağrıya kulak verdi. Dumrul’un karşısına çıktı. Bir bastı, bir daha bastı. Dumrul’un nefesi kesildi; ruhu gider gibi oldu. Ama Aldaçı’ya gücü yetmedi. Aldaçı ona mühlet verdi. O gün geldiğinde ruhunu alacaktı. Bu, Aldaçı’nın bazı kötülere tanıdığı bir süreydi. Kötüler bu sürede korkuyla yaşar, insanlara ettikleri zulmün ağırlığını çekerlerdi. Bu günler bazen günlerce, bazen anlarca sürerdi.

Dumrul atını Tengri Dağı’na sürdü. Eteğine kadar çıktı. Tanrı Ülgen’in huzuruna varmak istedi ama nafile… Toprak ayağının altından aktı, onu geri yere indirdi. Her denemede aynısı oldu. Bunun üzerine Deli Dumrul dua etti: “Yüce Ülgen, Tanrıların Tanrısı… Canımı alma. Dersimi aldım. Aldaçı ile gücüm bir değil. Affet beni.”

Ülgen duayı kabul etti. Ona kendi ruhu yerine başka bir ruh bulursa yaşayacağını bildirdi. Dumrul hemen atına bindi, anasının yanına gitti. Hasene od başında duruyordu. Dumrul çadırdan içeri girince onun gülen yüzü soldu, elleri buz kesti. İçinden, “Geldi babasının oğlu,” dedi.

“Ana,” dedi Dumrul, “durum budur diye anlattı. Sen yaşadın, bırak ben sevdiğimle yaşayayım.” Hasene gözlerini yere indirdi, yüzünde ince bir tebessüm belirdi:
“Oğul, ben seni zaten istemedim. Canımı sana neden vereyim? Git kral babana söyle, o versin. Benden sana bir can değil, bir süt vardı; daha da gerisi yok.”

Dumrul duydukları karşısında aklını yitirecek gibi oldu. O an her şeyi anladı: anasının tekmelerini, sevgisizliği, dayağı, horlanmayı… Eli kılıcına gitti ama anaya el kalkmazdı. Hızla atına bindi, babasına gitti. Babası kız kardeşleriyle uzanmış, bebeklerle oynuyordu. Dumrul ilk kez izinsiz otağa girdi. Gördüğü manzara karşısında dili tutuldu. Kendini toparladı, durumu anlattı. Babası kahkahalarla güldü: “Oğul, sen beysin; ben kral. Sen beysin; ben han. Benim ruhum daha kıymetli. Anan vermediyse ben neden vereyim? Bundan ne çıkarım var? Bak, kardeşlerimle oyun oynuyorum. Sen olsan ne olur, olmasan ne olur?”

Dumrul ikinci kez yıkıldı. Geri geri çıktı, atına bindi. Yağan yağmuru bir ok gibi yararak otağına döndü. Çadıra girip diz çöktü: “Anam da babam da beni sevmezmiş. Zorla evlenmişler. Beşik kertmesi yapılmış. Anam babamı istemezmiş, babam da anamı… Babam hanlar gibi büyütülmüş; anasının sözünden çıkmayan bir kız gibi. Anam eziyet görmüş; erkek olsun diye zorlanmış. Benim suçum ne, yüce Ülgen?”

Uzun uzun ağladı… Karısı yanına gelip sarıldı: “Yiğidim, kalbini ben bilirim. İçinde huş yaşar, kalbin serçe gibi çarpar. Al, canım sana feda olsun. Tanrı senin yerine benim canımı alsın.”

Tam o sırada Aldaçı ruhu almaya hazırlanırken Tanrı Ülgen son sözünü söyledi:
“Birbirini sevenler ayrılmasın. Bu, töreye aykırı yetiştirilen insanların çocuklarının çektiği çiledir. Dumrul kötülüğü isteyerek yapmadı; yaşadıkları onu bu hâle getirdi. Git Aldaçı, anasıyla babasının ruhunu al, Erlik’e götür. Bu iki kişi yaşasın; yaşadıklarından ders alsın.”

Aldaçı, Dumrul’un anne ve babasının ruhlarını alıp Erlik’e götürdü. Dumrul ve karısı yaşamaya devam etti. Hayat onlar için yeniden başladı. Dumrul herkese yardım eden, iyi bir insan oldu. Çocukları oldu; soyu soylanıp boyu boylandı. Dedem Korkut söz söyledi:

“Olmasın zorla sevilmeyen çocuklar.
Olmasın ağam paşam diye büyütülen gençler.
Hayat zordur, yolları taştır.
Kibar prenses beylerden millet olmaz.
Ey analar, oğlanları prenses etmeyin.
Kızları hor görmeyin; asıl prenses onlardır.
Evlat ayrılmaz; hepsi Tanrı hediyesidir.
Sorun varsa, ana babanın derdidir.
Evlada hazır olmayan kedi baksın, çocuk değil.
Çocuk ne kedi, ne köpektir; bunu unutmayın.
Evlat yaşlanınca bakıcı olmaz.
Yanlış taşlarla hayat kurulmaz.”

İyilikte kalın…

Derviş Korkut (Öncü YILGIN)

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

  1. Selcan Ç. dedi ki:

    Bir baş yapıt! Günümüze atıf ve sorunlara ışık gibi. Tebrik ederim koca reis. Bence sıradaki ya Bayındır han yâda tepegöz. Bakalım tahminim tutacak mı?

  2. Ömer Güzel dedi ki:

    Elinize sağlık,günümüz toplumsal sorununa hoş bir bakış açısı ,kendi tarihimizden .

  3. Ali Bunsuz dedi ki:

    Reisim eline yüreğine sağlık

  4. Sonay Öztürk dedi ki:

    Dedem Korkut… Kelimeler kifayetsiz, ne desem eksik kalır. Şahane bir başyapıt

  5. Sonay Öztürk dedi ki:

    Sizin de ellerinize sağlık, muazzam bir şekilde dile getirmişsiniz

  6. Serkan Kalaman dedi ki:

    Bravo hocam!