Dolar 43,4167
Euro 52,1277
Altın 7.735,72
BİST 13.407,44
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 14°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
14°C
Hafif Yağmurlu
Cum 13°C
Cts 9°C
Paz 7°C
Pts 6°C

Bayrağın Doğuşu – Arif Nihat Asya

Eğitmen Araştırmacı Türkolog “Sabır; erdemli adam işidir.”
22 Ocak 2026 20:30 | Son Güncellenme: 22 Ocak 2026 14:21
109
A+
A-

Bayrağın Doğuşu – Vatan bir evden büyüktür. Öyle ki ev yıkılır, yenisi yapılır; ancak vatan giderse ne ev
yapacak yer kalır ne de üzerinde duracak toprak.

Bayrağın Doğuşu – Arif Nihat Asya
“Bu metin, tarihî gerçeklerden beslenen edebî bir kurgudur.”
“Vatan bir evden büyüktür. Öyle ki ev yıkılır, yenisi yapılır; ancak vatan giderse ne ev
yapacak yer kalır ne de üzerinde duracak toprak.”

Sandık açıldığında, daha yeni taşındıkları evin cumbalı camlarına doğru yürümekteydi.
Annesi, yaramazlık yapmayacak kadar küçük olan ona göz ucuyla baktı ve yanına çağırdı.
Henüz altı yedi yaşlarındaydı; ama o yaşlarda bile, daha sonra da sürecek bir beyefendilik
taşıyordu. Köşelerde durur, etrafını inceler ve izlerdi. Önce başkaları konuşur, sonra ona
sorulursa belki cevap verirdi. Camın önündeki cumbadaki çiçeklikte öten bülbülden ayrılmak
istemese de annesinin sesine cevap vermeliydi. Hızlı adımlarla yanına gitti.

Annesi sandığın içinden çıkardıklarını ona teker teker gösterdi; en sonda, Osmanlı sancağına
sarılı bir mendili. Mendil mis gibi kokuyordu. Ancak onun merakı bayraktaydı. Annesi,
bayrağı üç defa besmele çekerek alnına koydu, sonra ona uzattı ve onun da aynısını yapmasını
istedi. Şaşkındı; çünkü bunu yalnızca Kur’ân-ı Kerîm için yaparlardı. Bir de hacı nenesinin
yerlerde bulup topladığı, üzerinde çizgiler olan kâğıtlar için…

Bir defasında annesi nenesine, “Ana, onlar mecmua parçası, kutsallıkları yok,” dediğinde;
hacı ninesi,
“Kızım,” demişti, “üzerlerindeki harfler Allah’ın lisanıdır. İster mecmua olsun ister olmasın… Ben yerden alayım da Rabbim bana sorduğunda ‘almadım’ demeyeyim.”

..

Bayrağı üç defa öpüp alnına koydu. Şimdi ne yapacağım der gibi annesine baktı. Annesi
konuştu:
“Bak oğul, bu bayrak ve bu mendil senin babana aittir. Bu Osmanlı’nın sancağıdır. Memur
olduklarında verilir; namustur, şereftir. Memuriyeti bitince geri götürülür. Baban rahmete
memurken göçtüğü için bize emanet bıraktılar. Bu mendil de babana son hazırladığım
mendildir. Bunlar sana emanettir. Hepimiz birer Türk bayrağıyız. Görevimiz, canımız
pahasına bayrağı lekeletmemek, kirletmemek, helâl getirmemek ve asla yere düşürmemektir.
Şimdi benimle dua edeceksin ve ‘kabul ediyorum’ diyeceksin.”

Bayrağın Doğuşu

Annesi susunca başıyla tamam dedi. Birlikte dua ettiler. Dua bitince,
“Şerefim ve namusum üzerine and içerim ki bu emanetleri ömrüm olduğu sürece
koruyacağım,” dedi ve emaneti teslim aldı.

Dârü’l-Muallimîn-i Âliye’nin önünde, on sekizini yeni geçmiş bir gençti; cebinde defteri,
zihninde memleket vardı. Giriş kapısının ihtişamından gözlerini alamıyordu. Başı yukarıda,
ağzı biraz aralık, o muhteşem görüntüye kaptırmıştı ki kendini birden omzuna bir el dokundu.
Laleydi bu. Tekirdağ’dan gelmiş, biraz önce sahaflarda tanıştığı; ince uzun boylu, uzaktan
bakınca bayrak sancağını andıran fiziği olan, temiz ve alımlı bir kız.
“Ne yapıyorsun be, ağzın açık bakar durursun taşa?” dedi.

Hızla toparlandı:
“Ne yapayım mare, bakarım işte… Yapan ne güzel yapmış. Baksana, göklere uzanan bir direk
gibi. Sen ne yaparsın mare?”

Ayaküstü hoşbeş ettikten sonra besmelelerini çekip içeri girdiler. Öyle ya, her işin başı
besmeleydi. Annesi tembihlemişti:
“Nefes alırken ‘Allah’ deriz. Besmele çekmezsen Allah gücenir, işin rast gitmez. Unutma emi
kuzum…”


Kastamonu’da o gün gök gürlüyordu. Bulutlar, sanki şehre savaş açmış gibi yağmur
damlalarını ok misali fırlatıyordu. On altı yaşına kadar böyle bir gök gürültüsü, böyle bir
yağmur görmemişti. Okula her zamanki gibi lacivert gocukla gelmişti. Yamalarından ötürü
tam lacivert de sayılmazdı artık; ne lacivertti ne başka bir renk. Sınıfta o gün üç kişi vardı:
Ziya, Gökalp ve kendisi. Kapı açıldı. İçeri Kastamonu Sultanîsi’nin ileri görüşlü, öğrencilerini
seven yegâne muallimi Enver Kemal Bey girdi. Ne ihtişamlı bir adı vardı. Enver Paşa’nın ve
Mustafa Kemal’in isimlerini taşıyordu. Enver Kemal Bey onu sever, edebiyat yolunda her
zaman desteklerdi.

Sınıfta yalnızca üç öğrenciyi görünce biraz canı sıkıldı. Şiirleri nasıl isteyeceğini düşünüyordu
ki kapı çalındı. Sınıfın geri kalanı sırılsıklam hâlde içeri doldu: Kemal, Tahir, Hüseyin, Nihal,
Mehmet, Akif…

Muallim mutlu oldu. Sobanın yanına topladı hepsini ve söze girdi:
“Kıymetli öğrencilerim, Gençlik Dergisi olarak şiirlerinizi yayımlamaya karar verdim.
Pazartesi gününe kadar şiirlerinizi yazılı olarak teslim etmenizi istiyorum. Zaman kısıtlı ama
başaracağınıza eminim.”

İstanbul Üniversitesi Yüksek Öğretmen Okulu Edebiyat Bölümü’nü bitirdiğinde enstitüde
kalmasını istediler. O ise, “Ben öğrencilerle konuşmak istiyorum. Zihinlerinin parlamasını,
yurda faydalı evlatlar yetişmesini ve vatanıma borcumu ödemeyi,” diyerek kabul etmedi.
O yıllarda öğretmen yetiştiren bu kurumlar, mezunlarını doğrudan göreve gönderirdi. Sistem
böyleydi; bu yüzden kaliteli öğretmen yetiştirmek için büyük emek verilirdi.

Atamalar okunurken irkildi:
“Mehmet Arif… Mehmet Arif…”
“Buyurun, benim.”
“Adana Erkek Lisesi, Edebiyat Öğretmenliği.”

Bayrağın Doğuşu

Kulakları uğuldadı. Gözleri dolu dolu sevk kâğıdını almaya gitti. Babası düştü aklına.
Babasını henüz altı yedi yaşındayken annesinden aldığı bayrak ve mendilde yaşatıyordu.
Cebinden mendili çıkardı, burnuna götürdü.
“Babam… Bugün oğlun öğretmen oldu,” dedi. Yirmi üç yaşında, cebinde sevk kâğıdı,
yüreğinde babasız büyümüş bir adamın ağırlığı vardı…

Adana sıcaktı. Ona göre Akdeniz’in incisiydi. Trenden iner inmez turunç ağaçları karşıladı
Arif’i. Doğruca lisenin yolunu tuttu. Kapıya geldiğinde dizleri titriyordu. Müdürle tanıştı,
sevk evraklarını verdi.

Bahçede top oynayan öğrencilerin dersine gireceğini öğrenince ceketini çıkardı, yanlarına
indi:
“Gençler merhaba. Ben yeni edebiyat öğretmeniniz Mehmet Arif. Katılabilir miyim?”
Maç başladı. Arif Hoca üç gol attı. Öğrencileriyle tek tek tanıştı. Orhan Şâik, Pertev Nâilî,
Nihad Sâmi’ydi isimleri. Güzel bir gündü. Hep anılarında özel bir yerde kaldı…
Yıl 1940’tı. Otuz altı yaşında; acının, bekleyişin ve sabrın içinden güçlükle geçmişti. Yeni
yılın hemen ertesiydi. Okul müdürü kapıyı açtı:
“Hocam, birkaç gün sonra Adana’nın kurtuluş günü kutlanacak… Senden bir şiir istiyoruz.”
O an anlayamadı telaşı. Sonra toparlandı:
“Tabii hocam.”

Islık çalan komşunun sesi onu geçmişe götürdü. Babasız geçen çocukluk yıllarına… Annesi,
evde erkek varmış gibi ıslık çalardı. Sandığı hatırladı. Mendili aldı, kokladı. Bir süre
yazamadı. Sonra ipek bezlere sarıp sakladığı bayrağı çıkardı. Nakışların altında bir yazı
olduğu dikkatini çekti. Gaz lambasının altında okumaya çalıştı:
“Kızım Umay’a nasip olmadı. Oğlum Arif’ime nasip olsun…”

Parçalar birleşti. Annesinin sessizce adını söylediği kız kardeşinin adını öğrenmişti. Kısa süre
durakladıktan sonra satırlar dökülmeye başladı:
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü…

5 Ocak 1940’ta, Adana’nın Fransız işgalinden kurtuluş töreninde şiiri öğrencisi Aydın Gün
okudu. Meydan sessizdi. Şiir bitince coşku patladı. Ağlayanlar, birbirine sarılanlar. O gün
Mehmet Arif artık Bayrak Şairi olmuştu…

Mehmet Arif, şiirlerinde Arif Nihat Asya mahlasını kullandı. Bu mahlasında özel bir hikayesi
vardır. Arif Nihat Asya yurdun illerinde öğretmenlik yapmaya devam etti. Öğretmenlik hayatı
bittikten sonra ise milletvekili olarak kısa bir siyaset denemesinde bulundu. Ancak siyaset çok
sesli idi ve o sessizliği dinlemeyi severdi. Daha sonra yeniden kalemine döndü.
Şunu asla unutmayalım: bayrak Türk insanı için namustur. Eskimez, çöpe atılmaz. Çünkü
şeref ve namusla şaka olmaz, dalga geçilmez, leke sürülmez. Ülkemizin bayrağının üzerindeki
al şehitlerimizin kanıdır. Bu yüzden bizler şehitlerimizin kanına asla helal getirmeyiz!Mehmet Arif, şiirlerinde Arif Nihat Asya mahlasını kullandı. Bu mahlasında özel bir hikayesi
vardır. Arif Nihat Asya yurdun illerinde öğretmenlik yapmaya devam etti. Öğretmenlik hayatı
bittikten sonra ise milletvekili olarak kısa bir siyaset denemesinde bulundu. Ancak siyaset çok
sesli idi ve o sessizliği dinlemeyi severdi. Daha sonra yeniden kalemine döndü.
Şunu asla unutmayalım: bayrak Türk insanı için namustur. Eskimez, çöpe atılmaz. Çünkü
şeref ve namusla şaka olmaz, dalga geçilmez, leke sürülmez. Ülkemizin bayrağının üzerindeki
al şehitlerimizin kanıdır. Bu yüzden bizler şehitlerimizin kanına asla helal getirmeyiz!

Arif Nihat Asya’nın kutlu tini şad, uçmağı Tanrı Dağları’nda Türk budunu olsun. Allah
Türkistana nice Arif Nihat Asya’lar nasip eylesin. Âmin.
“Bu metinde geçen bazı isimler, Türk edebiyatının ortak hafızasına saygı amacıyla sembolik
olarak kullanılmıştır.”


Derviş Korkut (Öncü YILGIN)

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

  1. Zeynep dedi ki:

    Tam da şu zamanlarda okuduğum en anlamlı yazı 👏

  2. İbrahim dedi ki:

    Çok anlamlı güzel bir yazı okudum
    Emeğine sağlık
    Başarılarının devamını dilerim.