Kuzeyin Kartalı – Bora Gazi Girey Han
Kuzeyin Kartalı – Bora Gazi Girey Han
“Tarihî şahsiyetlerden ilhamla yazılmış menkıbevî–epik edebî anlatıdır.”
Bora ile Son Av ve Dilek Ağacı
Kuzeyin Kartalı – Bora Gazi Girey Han
“—Bora!” diye seslendi. “—Bora, hadi av avlayalım!”
Bora, av kelimesini duyunca çok sevinmişti. Yavaş yavaş yaklaştı. Aslında huysuzluk eder, kimseye yanaşmazdı. Zaten bu yüzden onu rahat bırakmışlar ve özgürce yaşamasına izin vermişlerdi. Bazen bir ağacın altına gider ve saatlerce kuşları izlerdi. Yahut onu görenler öyle düşünürdü. Belki de eski günlerini özlerdi. Kim bilir, ne düşünürdü kendi kendine… O gün, hiç görülmeyen bir mutluluk içinde geldi Gazi’nin yanına. Başını usulca uzattı, yanağına yanağını dayadı. Kocaman gözleri açık, Gazi’ye bakıyordu. Bir damla yaş aktı usulca. Gazi bunun hayra delalet olmadığını biliyordu. Başını omzuna alıp kulağına,
“—Hadi son av olsun, sonra dilek ağacına gideriz. Ne dersin?” dedi.
Bora geri çekildi, yeri eşeledi ve diz büküp Gazi’nin sözlerini onayladığını gösterdi. O sabah başka bir sabahtı. Ne hızlı ne yavaş, orta şeker devam ettiler yollarına. Birkaç tavşan ve birkaç çulluk av ettiler. Sonra dilek ağacına yol gittiler. Vardılar; ağacın yanına diz vurup dua ettiler. Gazi, ağaca kanından bıraktı. Beraber geri adım ettiler. Eve varıp atasına diz büktüler…
“—Han’ım,” dedi Aytolgay. “Han’ım, müjdeler olsun! Tanrı size Bora’nın tayını nasip ediyor. Doğum başladı, Han’ım.”
Gazi Girey yerinden doğrulup hızlı adımlarla Ayzıt’ın yanına vardı. Belli ki bebek iriceydi. İnleme sesleri acılı idi ama gözleri hem Gazi’ye bakıyor hem de tayını bekliyordu… Birkaç denemeden sonra, yıldırımlardan hızlı, boğalardan güçlü olacak tay doğdu. Han Gazi Girey’in Bora’sının tayı olmuştu.
“—Bora!” dedi gür sesiyle. “Adı Bora olsun; atası gibi güçlü olacak inşallah…”
Şiirler, Besteler ve Sadık Yoldaş
Moskova Kinezliği üzerine gittiğinde, yanında şiirlerini yazabilmek için eşyalarını da almıştı; ama nafile ki vakit bulamamıştı. Ancak zaman bulup da bir taşın üstüne oturduğunda şu satırları nakş etti:
“Atımın alnında nişan arayan, onu hiç tanımamıştır.
O, izini toprağa; kendisini rüzgâra bırakır.”
Bora, atası gibi çevik, güçlü, sadık ve zeki bir at idi. Hem dostu, hem sırdaşı hem de cenklerinde en sağlam yoldaşı idi.
Bir gün yine dağların eteklerinde gezerken yağmura tutulmuşlardı. Sicim gibi yağan yağmurdan sakınmak için girdikleri mağarada yaşayan bir yaban domuzunun saldırısına uğramışlar; Bora’nın hızlı hamlesi ile Gazi ölümden dönmüştü. Gazi Girey bu olay karşısında çok duygulanmış ve duygularını notalara dökerek **“Mahur Saz Semaisi”**ni bestelemiştir. Besteyi dinlerken yağmuru, mücadeleyi ve Bora’nın kahramanlığını hissedebilirsiniz.
Celâlî İsyanı ve Yavuz Sultan Selim ile Buluşma
“—Yaklaş, oğul,” dedi atası.
“Devlet-i Aliyye’de Celâlî isyanı hasıl olmuştur. Senin görevin bu isyanda kandaşlarımızın yanında olmaktır. Birkaç dinsiz dağlara çıkıp koskoca Devlet-i Aliyye’ye başkaldırmıştır. Senin görevin, baş üstünde baş, taş üstünde taş bırakmamaktır.”

Gazi Girey hazırlıklara başlatmıştır. Kafkasları aşıp Armeniyye bölgesine varacaklardır. Padişaha haberciler gönderilmiş, buluşma yeri için bilgi istenmiştir. Yolculuk sarp kayalıklar ve hastalıklı bataklıklarda geçmektedir. O, Kırım Tatar güçlerinin yegâne başkomutanı olarak en önde ilerler. Yolda mola verdikleri yerlerde rüzgârı, doğayı, yapılan avları, zorlukları tek tek notalarına katarak **“Nihavent Saz Semaisi”**ni bitirir.
Vardıklarında, bir yanlarında Devlet-i Aliyye’nin orduları; karşılarında ise Celâlî denilen hırsızlar vardır. Yavuz Sultan Selim Han’ı, alnında ak akıtmalı sekili Karaduman üzerinde seçebilmiştir. Padişah’ın heybetini severdi. Bora’nın kulağına eğildi:
“—Andan orada varalım da sevin sen de,” dedi.
Atını Yavuz Sultan Selim’in olduğu tepeye sürdü. Bora nereye gittiklerini anlamış, sevinçten uçarcasına ilerliyordu. Bora’nın bu sevinci, daha küçük bir tay iken arkadaşlık yaptığı Karaduman’ı göreceğindendi. İki koca yıl beraber aynı ağılda kalmışlar; beraber oyunlar oynamışlar, aynı yalaktan su içmişler, aynı terekte bağ kalmışlardı. Hiç kavga etmeden oyunlar oynadığı arkadaşını görme sevinciydi bu.
Gazi Girey, Padişah’ın huzuruna varınca inecek gibi hamle yapsa da Yavuz Sultan Selim Han ona bir işaret yaparak doğrudan yanına gelmesini buyurdu. Belli ki Han çok sinirlenmişti. Karaduman ve Bora göz göze geldiklerinde, taylık günlerini hatırlarcasına burun sürüp gem verdiler. Özlem dolu, sevinç dolu gözleri pırıl pırıl parlamış; dönemin en yüce, en asil atları yan yana idiler.
Yavuz Sultan Selim Han’ın bir diğer atı da Akduman’dı. O da yine aynı ağılda beraber büyüdükleri bir diğer Arap atıydı. Akduman, sadece sulh döneminde binildiği için karşılaşmaları çok zordu. Bora, Karaduman’a yaklaştı. Sanki ona “Akduman’a selam söyle” der gibi bir ses çıkarttı. Karaduman başını öne eğerek bu sesi karşıladı.
O esnada Sultan, Girey Han’a durumu anlatıyor, ondan neler yapması gerektiğini söylüyordu. Bu, karşılarındaki en büyük Celâlî isyancıları topluluğu idi. Tüm ordular yerlerini almıştı. Binlerce at yerleri kazıyor; cenk vakti geldiğini bildikleri için heyecan içinde yerlerinde duramıyorlardı. Bora bir ara uzaklara, Karaduman’a baktı ve kişnedi. Bu ses tüm ovayı kaplamıştı. Karaduman dostunun sesini duymuş, o da ona cevap vermişti. Sultan ve Han benzer bir selamlama yapmış, gazalarının mübarek olmasını dilemişlerdi. Ovada atların ve askerlerin sesleri vardı…
Birden gökte bir kartal belirdi. Çığlığı öyle derinden, öyle yürekten geldi ki bütün ova birden sessizliğe bürünüp gökyüzüne bakmaya başladı. Kartal alanın üzerinde dönerek tur atıyor ve sanki bir şey ararmış gibi aşağıyı inceliyordu. Aniden gökten yere bir mermi gibi düşüşe geçti. Sanki zaman donmuştu. Gözler kartalın ne yapacağındayken, baş av vekili Gazi Girey’e:
“—Av yapalım mı?” diye sordu.
Han başıyla hayır dedi ve kartalı izlemeye devam etti. Kartal yerden bir tavşan yakalayıp ani bir hamleyle Girey Han’ın üzerine gelmeye başladı. Tüm Tatar askerleri Han’ı korumak için hamle yapmışken, Han geri çekilmelerini emretti.
Kartal, pençesindeki tavşanı Bora’nın önüne attı ve birden gökyüzüne doğru diklendi. Pençesinden bir damla kan Gazi Girey’in alnına gelmişti. Bunu yakındaki herkes gördüğü gibi Yavuz Sultan Selim Han da gördü.
Gök gürültüsü gibi bir ses ovadaki sessizliği bozdu:
“—Uğurlar ola, Gazi Girey! Sana Bora olmak yaraşır!”
Sultan, Gazi Girey’i çok severdi. Onunla karşılıklı şiirler yazar, bazı bazı semailer bestelerlerdi. Gazi Girey’in zekâsına ve duruşuna hayranlık duyar, ona çok güvenirdi. Ona Bora adını vermesinin sebebi; hem bir cengâver olması hem de gazanın nişanının alnına işlenmesi idi. Bütün güçleriyle atlarını ovaya saldılar. Daha ilk atakta Celâlîlerin yarısı yok edildi. İkinci atakta kalanların yarısı gitti. Havada nağralar, cenk sesleri ve acı haykırışlar vardı. Cenk çok hızlı bir şekilde bitmiş; Celâlîlerin çoğu yok edilmiş, kaçanlar da yakalanıp nefesleri kesilmişti. Bora, Gazi Girey’i sultana doğru sürdü. Sultan, gelen Han’ı görünce otağına buyur etti. Diz vurup hoş söz söyleyip, cenklerdeki kahramanlıklarını dizelere nakş ettiler…
Gece çökerken Girey Han, Yavuz Sultan Selim Han’ın çadırında konuk olarak kalmıştı. Şimdi sadece, ovaların üzerinde gezinen uzun bir sessizlik vardı…
“—Bora! Bora, neredesin?”
Sisler içerisinde yolunu bulmaya çalışıyordu. Atını bulma çabası nafile idi. Sanki bu tuman bir perde gibi her yeri kaplamış, yol bulmasına izin vermiyordu. Tuman’ın içinden bir ses duydu:
“—Gel bakalım, kartal yiğit!”
Olduğu yere bir mıh gibi çakılıp kaldı. Kim ola ki? diye düşündü içinden. Sesi bulmaya çalışıyor, o yöne doğru ilerliyordu. İleride aydınlık bir ışık göründü. Işığa doğru ilerledikçe tuman azalıyordu.
“—Gel, er yiğit… Sesime gel!”
Işığa yaklaştığında aksakallı bir dervişin, büyükçe bir kaya üzerinde oturduğunu gördü. Dervişin yanına vardı. Derviş ona, yanına, ayağının dibine oturmasını göz etti. Girey Han hiç itiraz etmeden dervişin dizinin dibine oturdu.
Bir süre göz göze bakıştılar.
“—Yiğit oğul, bora oğul, cenk oğul…
Soyun soylansın, boyun boylansın, han oğul…”
Dervişin duasını dinlerken içinde sonsuz bir huzur yaşadı. Gözleri dolu dolu, şimdi dervişe bakıyor; ağzından çıkacak kelimeleri onun dudaklarında arıyordu.
Aksakallı derviş konuştu:
“—Oğul, ben Korkut Ata’yım. Sana söz diyeceğim; aç kulaklarını, iyi dinle. Günler günleri sürecek, ateşler yanacak, kül kalacak. Yağmur göğden düşecek; filiz olacak, orman olacak, can olacak. Yiğitliğin ve mertliğin Tanrı Dağları’na vardı, oğul. Atan Girey gibi büyük bir bahadır olacaksın. Bir elinde kılıcın olacak, diğerinde tüy ile şiirler yazacaksın.
Sen Kırım Tatarlarının, Nogay Hanlığının en büyük Han’ı olacaksın, oğul.”
Korkut Ata bir süre nefeslendi ve devam etti:
“—Bu sabımın tükedi, eşit. ‘Türük Kağan Ötüken yış olursar ilte bung yok’ demiş Bilge Kağan. Sen de hanlığını vatanından yönetmelisin. Kartal sana ölüm getirdi; alnına kan düştü. Kartalın sana ‘dur’ demesidir bu, oğul. Şayet cenge revan olursan, soyun da soylanmaz, boyun da boylanmaz. Varsın Nogay ordusu gitsin yardıma. Yavuz Sultan Selim Han’ın da selamı var boynuna. Böylelikle ne varmamış olursun ne varmış. Hem Sultan’ın hükmü olur hem gönlü. Hem de duasını alırsın, ey oğul…
Oğul, ocağın tütsün; kılıcın keskin, zaferlerin daim olsun! Soyun soylansın, boyun boylansın!”
Der ve susar Korkut Ata.
Tuman şimdi tamamen dağılmıştır. Binlerce yeniçeri, yalın kılıç Korkut Ata ve Girey Han’ın etrafındadır. Her bir ağızdan şu dua yükselir:
“Eli kan, kılıcı kan, sinesi üryan, ciğeri püryan; meydan-ı şehadette Allah yoluna revan…
Kahrımız, gazabımız düşmana ziyan!
Adülden korkmadık, korkmayız hiçbir zaman.
Kur’an’da zafer vadediyor Hazreti Yezdan.
Uğrun açık olsun ey serdar-ı mücahid!
Hüda kılıncını keskin etsin, ömrünü gün gibi medid!
Fahr-i âlemi hoşnut ettin; Hak, gazâ-yı ekberin etsin mübarek ve saîd!”
Uyandığında başında Bora vardır. Gözlerini ona dikmiş bakmaktadır. Yerinden kalkmadan Bora’ya:
“—Can dostum… Öyle bir rüya gördüm ki yüce Allah hayır ihsan eylesin. Çok mübarektir,” der.
Yerinden kalkar. Dilek ağacına sarılır ve öper. Bir iki adım geri çekilir ve:
“—And olsun yüce Tanrı’ya, and olsun kanıma, nefesime, namusuma!” der; Bora ile beraber yurduna dönüşe geçerler…
Nice kahramanların olduğu Türk tarihinde, her bir hikâye nice anılarla doludur. Türk’ün özünde vardır cengâverlik; kılıç görende cenk etmek ister içten içe. Dostluk önemlidir; her demde bâkî kalır. Yediğin, içtiğin adam senin dostundur; lokma arkadaşındır.
Eğer yüce Mevlâ sana ya da ona bir lokmayı bölüşmeyi nasip ettiyse, ister karşındaki bir at olsun isterse bir karınca… Paylaşılan an’dır; lokmadan ziyade havadır, nefestir. Öyle kolay vazgeçilmez dosttan.
Türk evladı ataları gibi hürmetkârdır. Yaşadıklarını ve hatırı unutmaz. Ancak bugün etrafa bakınca, çıkarı için yurt odasında nefesini paylaştığı dostunu bile yok sayanlar oluyor. Lokmasını, suyunu pay ettiğine hançerle vuranlar oluyor. Büyük sözünü kulak ardı edenler oluyor. Her büyük söz büyük değildir elbet; ancak dinlenmelidir, düşünülmelidir, kulağa küpe edilmelidir. Yaşlımıza saygısızlık ne demek? Geçmişe ihanet etmek demek. Bugün bu mekteplerde öğrenim gören nice kardeşim! O mekteplerin kumunda yaşlılarımızın alın teri vardır. Yediğiniz, içtiğiniz suda da hakları vardır; vergileri vardır. Size ders veren müderrislerin ayak hakkını onlar ödedi; onların tırnağında dahi hakları vardır. İyi eğitim almak herkesin hakkıdır. Unutmayın ki siz iyi eğitim talep edeceksiniz; müderris de size iyi eğitim vermekle yükümlü olacaktır. Eğer siz gevşeklik ederseniz, müderris de bir süre sonra hevesini kaybeder; ısrarın faydasız olduğunu görür ve belki de vazgeçer. İş, “Ben Atatürk çocuğuyum!” demekle olmuyor. Onu yaşamak, anlamak ve değerlerine hanım gibi, adam gibi sahip çıkmakla oluyor.
Unutmayın ki geçmişte nice hakanların olduğu bir halkın meyvelerisiniz. Sizler, geçmişten aldığınız sancağı geleceğe taşımakla mükellefsiniz. Size kimse sormadı; ama sizden sonra birileri mutlaka soracaktır. O zaman verecek cevabınız kem küm olmasın; zira cevap yalnız kelimeyle değil, yaşanan hayatla verilir…
Olur da sürç-i lisan ettiysek affola!
Kitap okur gibi okudum elinize emeğinize sağlık.
İnsan, adı böylesine değerli bir tarihte anılınca duygulanıyor…
Tarihi, destansı bir anlatımla; sadakat, dostluk ve yiğitlik kavramlarını derin bir duygu dünyasıyla harmanlayan etkileyici bir metin. Bora ile Gazi Girey’in bağı üzerinden aktarılan bu anlatı, hem Türk tarihinin ruhunu hem de insanî değerlerin zamansızlığını güçlü bir dille yansıtıyor. Okuyucuyu geçmişle bugün arasında anlamlı bir yolculuğa çıkaran kıymetli bir eser.
Hocam yine mohteşem bir yazı teşekkür edirem
Mənim üçün çox böyük əhəmiyyət daşıdığını bildirib ki bu yazı haqqında muazzam bir duygu bəsləyirik. Əcdadlarımızın bizə mütləq istinad etdiyi ruh yüksəkliyi ilə öz kardeşim mənə elə çox böyük bir hissəsini nəzarət və qiymətləndirmə ilə danışır. Hörmətlə səlam edirəm. Bir bədən də iki canıx biz!