Mum Işığında Bir Sabır: Mahtumkulu Firakî
“Bu anlatı, Mahtumkulu Firakî’nin tarihsel şahsiyetinden ziyade, halk muhayyilesinde şekillenen ‘hikmet sahibi ozan’ kimliğini anlamaya yönelik bir giriş mahiyetindedir.”
İnsanın gönlünü görmeden, gördüm deme evlat…
Doğum, İşaret ve Sessizlik
Evi saran neşe sokağı da kaplamıştı. Öyle ya, Devlet Bey baba olmuştu. Ebe, elindeki bebeği annesine ilk sütünü emsin diye verirken babaya bir bakış atmıştı. Devlet Bey, anlamını bilmediği bu bakışın sebebini öğrenmek istedi. Kapı açıldı, yaşlı ebe odadan çıktı. Devlet Bey’in kulağına eğildi ve…
“Ben nice bebekler doğurttum. Ne aydınlıklar içinde karanlıklar gördü gözlerim, ne karanlıklar içinde aydınlıklar gördü gözlerim. Esmeyen rüzgârı duydum ilk seslerde; haykırışlar vardı göklerde. Ey Bey! Bu oğlan esas oğlandır. Güneştir, aydır. Gazadır, gazidir. Gökteki ulu Tanrı’nın ışığı vardır. Benden demesi Bey, bu oğlan sana ve cihana Rabbimin armağanıdır…”

Aslında Devlet Bey, ebenin bahşiş istemek için nâme düzdüğünü düşündü. Ancak o son sözler o kadar yüreğini titretti ki bu fikirden hızlıca vazgeçti. Ebe evden ayrıldığı an gök kubbe yarıldı, şimşekler çakmaya başladı ve deniz kokulu bir yağmur toprakla buluştu…
Küçük elleri vardı. Kimin yoktu ki? Gözleri kapkara zindan gibiydi ama ne derin kuyular ne de sonsuzluktaki geceyle anlatılabilirdi. Huysuz değildi; ağlamaz, bazı bazı gülümser gibi yapar ama hep sorgulayan gözlerle bakardı. Etrafındaki herkesi incelerdi. Çok ender bir ses çıkarırdı. Eve gelen gidenlerin içinde ruhu karanlık kim olursa, sadece bir ses… “Mık mık.” Babası ona mık mık derdi. “Rabbim, bana mık mık’ı verdiğin için sana hamd olsun…”
Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Mık mık, koca bir bahadır oldu. Bilekleri sağlam, sesi tok, sözü diri ve bakışları ruhunun içini görecek kadar keskin…
İlim, Aşk ve Ayrılık
Mahdumkulu, daha küçükken babası Devlet Bey’in okulunda eğitime başlamıştı. Babası Farsça ve Arapça bildiği, birçok kitaba sahip olduğu için bu dilleri hızlıca çözmüş; hem okumada hem de yazmada ustalaşmıştı. El sanatlarına merakı onu birçok atölyede çalışmaya yönlendirdi. Mahdumkulu kendini iyi eğitmekteydi.
Bir gün pazar yerinde bir el, eline değdi. Olası değildi. Bu dokunuş ancak bir meleğin olmalıydı, dedi içinden. Başını yavaşça ama içi ürpererek dokunan ele doğru çevirdi. İşte tam karşısında, tüm ömrü boyunca seveceği tek kadın duruyordu. Birden hani senin de başına gelmiştir, bilirsin işte, öyle bir nefes çıkı verdi ağzından… Titrediğini hissetti. İlk defa yaşıyordu bunu. İlk defa hissediyordu bu garip duyguyu. Özür dilemek istedi ama çenesi kilitlendi, yalnızca garip hırıltılar çıkarabildi. Kimdi bu ay parçası…

Mengli onun için hayatın tek anlamıydı ama sanki o da biliyordu; bir gün gelecek ve ondan uzaklara gitmek zorunda kalacaktı. Eğitimi için Buhara’ya gitme vakti gelmişti. Vedalaşamadılar. Mengli’nin zalim babası buna izin vermedi. Verse de ne olacaktı ki sanki? Uzaktan bir bakış, bir selam… “Vardır bir hikmeti,” dedi içinden.
Dönem, Hanlıklar Dönemi’dir. Her hanlığın medreseleri vardır. Dört bucaktan gelen âlimlerin ders verdiği bu medreselerden birinde eğitim almaya başlar. Eğitimi esnasında bir mevlanâ olan Nuri Kazım ile tanışır. Yoldaş olurlar. İkisi de ezgin, fakir ama kalpleri Allah için atan imanlı gençlerdir. Dostlukları pekişir.
Hayalleri ardına, eğitimlerini bitirdikten sonra Buhara’yı terk ederler. İstikametleri, Kuzey Hindistan diye bilinen Harezm’in başkenti Hive’dir. Yolda nice maceralar yaşarlar. Kâh aç kalırlar, kâh susuz. Bazen birbirlerine sarılarak uyurlar, bazen ise Allah dostu bir köy evine sığınıp ateşin başına kedi gibi yumulurlar. Günler böyle geçerken Hive’ye ulaşırlar. Şirgazi Han’ın yaptırdığı medreseye kayıt olur ve orada yoldaşlar birlikte eğitimini tamamlarlar.
Medrese nedir demeyin dostlar. Medreseler, dönemin evrenkentleri; yani üniversiteleridir. Şimdiki gibi parayla diploma almak diye bir kavram yoktur. Sizi oraya kabul etmeleri bile başlı başına bir sınavdır. Medreseler, ağaç olmayacak tohuma su vermezler; tohum çınar tohumu olsa bile…
Kayıplar İçinde İman ve Sabır
Eğitim sonrasında Mahdumkulu memleketine döner. Ancak çok büyük acılar onu beklemektedir. Başlık parası verilemediği için Mengli’nin ailesi onu zengin birine eş verilmiştir. Babası yoksulluk ve salgınlar sebebiyle hayatını kaybetmiştir. İki ağabeyi, elçi olarak gönderildikleri Ahmed Şah tarafından başları kesilerek öldürülmüştür.
Bir tepe bulur kendine. Göğe bakar ve “İman! İman! İman!” diye bağırır… “Allah kulundan vazgeçmez! Yeniden başlamak lazım…”
Akça Kız diye geçer şiirlerinde adı. Mengli kadar âşık değildir ona ama onun tertemiz yüzü, sahiplenen annelik vasfı ve renkli gözleriyle hayatına yeni bir yol çizmiş; Akça Kız’la evlenmiştir. Akça Kız ona iki evlat vermiştir: Sarah ve İbrahim. Onlara, babasının tıpkı kendisine yaptığı gibi kitaplar okur; dil öğrenmelerini sağlar. Beraber şiirler yazar, bazı zamanlar ise el sanatları üzerine çalışmalar yaparlar. Baba ve oğul Fikrakiler…
Mahdumkulu, İki yiğit ağabeyini kaybetmişti ama iki yiğit erkek evlada sahip olmuştu. Ancak Rabbin sınavları bitmez. O, bugünlere gelecek, namı da Firakî olmaya ilerleyecektir. Apansız İbrahim’i kaybeder. Bu olay onun kendini tam anlamıyla sorguladığı bir dönemdir. Tüm hayatını baştan aşağı düşünmek için günlerce yürüyüşler yapar.
“Ne ettin de kırdın sultanın gönlünü,
Ne yaptın da üzdün, sana döndü yüzünü?”
dizeleri bu dönemde yazılmıştır. Sonrasında ise ikinci acıyı yaşar Firakî. İbrahim’den birkaç yıl sonra Sarah da sefalet ve yokluktan dolayı şehadete erer.
“Evlat sevgisi Allah’a giden yoldur ama bağlanma tuzaktır.”
Mahdumkulu, evlat acısını haykırarak değil, içine gömerek taşır. Onun şiirinde acı konuşur; fakat dil, Rabbe karşı susmayı bilir:
“Aldı Hak emânetin, kul susar, baş eğer,
Yandı bağrım, lâkin dilim isyân bilmez meğer.”
Onun için ruh ve can birdir ve Rabbin emanetidir. Kul, emanetlere saygı göstermeli ve Rabbine geri teslim etmelidir. Firakî, hiçbir canlıya kötü davranmayan; ne bir çiçek ne bir dal kıran, onları seven ve saygı gösteren biriydi. Bu hâl, sanatına da yansımıştır. Sözleri öyle derinden gelir ki asla isyana düşmezdi.
“Toprak aldı gülümü, Rabbim aldı, ses etmem,
Ağlar içim, dilimde hamd, kaderden geç etmem.”
“Toprak aldı koynumdan bir gülümü sessizce,
Sızlar içim, dilimde hamd döner gizlice.”
Bu iki örnekten biri İbrahim için, diğeri ise Sarah içindir. Her ne kadar babası âlim olsa da çocukluğundan beri yoksulluk içinde büyümüş, yaşamış ve kayıplar görmüştür. Firakî, peşi sıra Akça Kız’ı da yitirir. Ana yüreğidir; acılara dayanamaz. Üzüntüsü içinde bir sel olsa da bunu asla dışarı vurmaz. O, her zaman hamd eden olmuştur. Birçok eseri kader ve ayrılık kokar.
“Yazı böyle yazılmış, kul kaleme uzanmaz,
Can yanar, lâkin gönül Rabbine karşı bozanmaz.”
“Ağlar içim, susar dil; sabırdır bana örtü,
Alan O’dur deyince hafifler yüküm, yükü.”
Bir Milletin Vicdanı ve Bugüne Ses
Yaşanan birçok olayda olduğu gibi Türkmen boylarının zalimlikleri ve gaddarlıkları da canını yakar. Türkmenler birlikten uzaktır. Sınır boyları sürekli yağmalanır, kadınları köle pazarlarına satılır. Mahdumkulu bunu açıkça yazar:
“Türkmeni Türkmen kırdı.”
“Birlik olmadıkça dirlik olmaz.”
Mahdumkulu bir devletin şairi değil, devletsiz bir milletin sesidir. Ezilenin, yoksulun, canı yananın her zaman yanındadır. “Her derdi bilen bilir derdi, derdi bilen bilmez el derdi.”
dizesinde de anlaşılacağı üzere kimseyi kendi gibi görmez ama herkesin derdine saygı duyar.
Öyle değil mi? Kimse bilmez başkasının ne yaşadığını. İçinde yanan ateşi dışa vurmaz ki. Bazısı dik duramaz, savrulur yaprak gibi her rüzgârda; bazısı direnir, elbet dik durur ama içindeki yangının en yakıcı koru ondadır.
Vefatına kadar geçen sürede birçok şehre seyahat eder. Gittiği yerlerde insanlara hak dinini anlatır, sabrın büyüklüğünü öğreti olarak verir. Mahdumkulu Firakî’nin şiirlerinde sabır,
“Sabırla pişmeyen gönül, hikmet tadını bilmez.” şeklinde ifade bulur.
Bu yüzden aşk şiirleri bile kader ve ayrılık kokar. Türkmen şiir dilini önemli ölçüde değiştirerek onu halk diline yaklaştırmıştır. Ayrıca Türkmen edebiyatında geleneksel olan Arap-Fars ölçü sistemini terk ederek yerine hece sistemini getirmiştir. 1760’ta, seksen beş yaşında vefat ettiğinde ardında binlerce şiir, kaside ve divan bırakmıştır. Dönemin âlimleri onu kendilerine örnek almış ve Türkmenlere hayatını aktarmıştır.
“Mahdumî olmak” diye bir deyim de yine onun hayatını bilenlerden gelmektedir. Sabırlı olmak, isyankâr olmamak manası taşır. Aslında önemli olan kendin olmaktır. Firakî gibi nice âlimleri örnek almak, hamd etmek ve her nefeste andığımız Hû’ya bağlı kalmaktır.
Günümüzde etrafımıza bakınca, özellikle gençlerin hamd ve şükür etme özelliklerini kaybettiklerini görmekteyiz. İnandıkları her ne ise önemli değildir; ancak İslam itikadıyla doğmuşsan felsefesini bilmen gerekir. Besmele, her kapıyı açtığı gibi bin şer kapıyı da kapayandır. “Vardır elbet sebebi,” demeyi unutanlar, sebebini öğrenene kadar döngü içinde cezasını yaşar. Her canlıyı yaratanın ve sahibinin Allah olduğunu unutmamak lazımdır. Şirk koşmak, şaka bile olsa tehlikelidir. Hayat bir çizgidir; o çizgiden çıkan boşluğa düşer.
Rabbim nicelerimizi doğru yoldan ayırmasın. Acıları yaşayanın acısını hafifletsin. Bize yadigâr bu cennet vatanda zorbaların karanlığına mahkûm etmesin. Hastalara şifa, yoksullara bereket, yanlışa doğru versin. Kalbi kara olanın da canını veren Rabdir; onların gönlüne de hidayet nasip etsin.
Gidenlerimizin kutlu tinleri şad, uçmağı Tanrı Dağları’nda Türk budunu olsun.
Koca reis bana evladımı hatırlattın Allah razı olsun senden. Bizim ki de ince hastalıktan vefad etti. Kurtaramadık. Ay gibi yüzü vardı. İlk baba dediği gün Rabbim emanetini bizden aldı. Mahdumi olduk kaldı yadigar. Selam ve hürmetle.
Kendine has ve etkileyici bir metin olmuş. Bağırmadan anlatan, sessiz ama derin… Eline sağlık, tebrik ederim.
Sanırım daha uzun bir yazı ama en kısa hâli bile bir anıt teşekkür ediyorum
Anlatı dili yer yer menkıbe, yer yer şiirsel bir iç monolog hâlini alırken; sade ama derinlikli üslup, okuru hem sözün hikmetine hem de suskunluğun anlamına yaklaştırıyor. Firakî’nin şahsında bireysel acılar, bir milletin yarasına dönüşüyor; metin, sabrın pasif bir katlanış değil, ahlâkî bir direniş olduğunu güçlü imgelerle hissettiriyor.Tebrik ederim.
nefessiz okudum emeğinize sağlık hocam teşekkür ederim