Sendikalar, Yasalar ve Gerçekler: Emeğin Sıkıştığı Nokta
Sendika, adını çok duyduğumuz ama gerçek anlamını yavaş yavaş kaybettiğimiz bir kavram hâline geldi. Kimi için umut, kimi için formalite.
Sendika, adını çok duyduğumuz ama gerçek anlamını yavaş yavaş kaybettiğimiz bir kavram hâline geldi. Kimi için umut, kimi için formalite. Oysa sendikanın varlık nedeni basittir: emeği korumak, adaleti sağlamak ve çalışanı yalnız bırakmamak.

Bugün geldiğimiz noktada ne yazık ki bu amacın tam olarak yerine getirilemediğini görüyoruz. Ama hatayı sadece sendikalarda aramak kolaycılıktır; çünkü sorun daha derindedir.
Yasalar, mevzuatlar ve çalışma düzeni, sendikayı güçlü değil, sınırlı kılacak biçimde tasarlanmıştır.
Mevzuatın Dar Çerçevesi
Türkiye’de sendikal haklar Anayasa ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile güvence altındadır. Ancak bu “güvence” çoğu zaman kâğıt üzerinde kalmaktadır. İşyeri barajları, yetki süreçleri, toplu sözleşme prosedürleri öyle karmaşık hâle gelmiştir ki, sendikalar çoğu zaman işçiden çok evrakla uğraşır.
İşverenin sendikal örgütlenmeye dolaylı baskısı da cabasıdır. Kanunlar işçiyi koruyor gibi görünür, ama fiiliyatta koruma mekanizmaları yavaş işler. Bir işçi her ne sebeple olursa olsun işten çıkarıldığında, çoğu zaman davanın sonucu geldiğinde zaten işini, moralini ve geçimini kaybetmiştir. Kâğıt üzerinde işçi korunmuş görünse de gerçekte geç kalan adalet işçiye sadece sus payı vermiş oluyor.
Bu tabloya bakıldığında, sendikanın sessizliği kadar, o sessizliği doğuran sistemin de sorgulanması gerekir.
Sendikaların Sorumluluğu
Elbette bu tablo, sendikaları tamamen aklamaz. Çünkü güçlü olmanın önündeki engeller sadece yasal değildir; irade eksikliği ve iç denetimsizlik de bir o kadar etkilidir.
Bazı sendikalar, mücadele etmek yerine uyum sağlamayı seçmiştir. Toplu sözleşme masasında hak talep etmek yerine “denge” korumayı tercih eden anlayış, sendikanın adalet ilkesini zayıflatmıştır.
Üstelik sendikal iç işleyişte demokrasi çoğu zaman şeklen vardır. Üyeler sadece aidat öder, karar mekanizmasına dahil edilmez. Böyle olunca sendika, üyeyi temsil eden değil, onun adına konuşan bir yapıya dönüşür.

İşçinin Konumu: Güçsüzlük Değil, Sıkışmışlık
İşçiyi ilgisiz ya da pasif olarak nitelemek haksızlık olur. Birçok işçi için sendikal mücadele, ekmeğini riske atmak anlamına gelir. Yasalar kâğıt üzerinde işçiyi korur ama uygulamada işverenin elindeki imkânlar çok daha geniştir. Bu da çalışanı “hak aramak mı, işimi kaybetmemek mi?” ikilemine iter.
Sendika burada devreye girmelidir. Ama sendika bu korkuyu azaltacak güveni veremediğinde, işçi doğal olarak geri çekilir. Dolayısıyla sorun sadece bilinç değil, karşılıklı güven eksikliğidir.

🔍 Ne Olmalı?
Gerçek sendikacılık, sadece yasal çerçevede hareket etmek değil, mevzuatı aşan bir vicdan ortaya koymaktır. Kanunların sınırları içinde kalmak kolaydır; zor olan, o sınırların ötesinde adalet talep etmektir.
Sendikalar yeniden güçlü olmak istiyorsa, kendi iç demokrasisini işletmeli, üyeyi karar süreçlerine katmalı, her baskı biçimine karşı dayanışmayı büyütmelidir.
Devlet ise sendikaları denetlediği kadar, desteklemek de zorundadır. Yasalar, örgütlenmeyi kolaylaştırmalı, caydırmamalıdır.
📌 Son Söz
Bugün sendikalar yorgun, yasalar yetersiz, çalışanlar ise tedirgin.
Ama bu tablo değişmez değil.
Gerçek bir değişim, yalnızca sendikaların değil, mevzuatın, siyasetin ve toplumun birlikte dönüşmesiyle mümkündür.
Sendika ne tek suçludur, ne de tek kurtarıcı.
Ama o masa hâlâ gereklidir; çünkü emek hâlâ adalete ihtiyaç duyuyor.