Dedem Korkut – Orhan Şaik Gökyay
“Ey oğul, adın ne bakalım?” dedi dede.
“Orhan efendim,” diye cevap verdi.
“Orhan…” dedi dede, hafifçe başını sallayarak. “Demek orduların, yani OR’un hükümdarısın. Peki, hangi Or bu?”
“Bir boy anlatısı…”
Aksakallı dede köprübaşında dinelmiş, etrafa bakınıyordu. Okuldan dönerken her gün geçtiği bu yolda dedeyi ilk defa görmüştü. İçinde bir korku vardı ama dedeye bakınca kalbinde derin bir serinlik hissetti. Dede ona gülümsedi ve yanına gelmesini işaret etti. Duraksar gibi oldu; ancak adımları istemsizce onu dedeye doğru sürükledi. Dede, gülen kısık gözleriyle ona bakıyordu.
“Ey oğul, adın ne bakalım?” dedi dede.
“Orhan efendim,” diye cevap verdi.
“Orhan…” dedi dede, hafifçe başını sallayarak. “Demek orduların, yani OR’un hükümdarısın. Peki, hangi Or bu?”
Orhan şaşkınca dedeye bakakalmıştı. Adının manasını biliyordu ama hiç böyle düşünmemişti. Kekeleyerek,
“Bilmiyorum efendim… Ben sadece bir çocuğum,” dedi.
Dede gülümsemeye devam ederek ona:
“Or, Türkçemizde sahip olduğun yer demektir. Sen de sahip olduğun yerin hükümdarısın. Or-Han; yerin, ilinin, devletinin hükümdarıdır. Bunu bilmen zor tabii oğul; gün gelir sen de bilinmeyenleri bilinir edersin. Senin gibi çocuklar da senden öğrenir,” dedi, gülümsedi ve sustu.
Aksakallı dede köprübaşında dinelmiş, etrafa bakınıyordu. Okuldan dönerken her gün geçtiği bu yolda dedeyi ilk defa görmüştü. İçinde bir korku vardı ama dedeye bakınca kalbinde derin bir serinlik hissetti. Dede ona gülümsedi ve yanına gelmesini işaret etti. Duraksar gibi oldu; ancak adımları istemsizce onu dedeye doğru sürükledi. Dede, gülen kısık gözleriyle ona bakıyordu.

Orhan’ın içinde bir kıpırtı hissetmişti. Dede ona bunları anlatırken gözlerinin önünden nenesinden dinlediği büyük kahramanların cenk sahneleri geçmişti. Kutluk Kağan, Bilge Kağan, Mete Han, Cengiz Han ve daha nicelerinin hikâyelerini dinlemiş; bahçedeki dallardan kendine kılıçlar yapmış ve incir yerken düştüğü ağaçla savaşmıştı. Şimdi bu dede ona hükümdar olduğunu söylüyordu…
“Oğul, senin yaşın daha genç,” diye devam etti dede. “Şu bastonumdan genç, şu akan sudan daha civansın. An gelir, gün gelir hayat seni bir deryaya, oradan da sonsuz sulara götürür. İş başa düşecek oğul. Sen nice dereleri, ırmakları aşacak, nehirleri geçecek, göllere varacak; oradan deryaları geçerek yüce sulara, sonsuzluğa varacaksın…”
Orhan bu sözlere anlam verememişti. Çünkü o bir çocuktu ve bahsi geçenlerden sadece dereyi bilmekteydi. Dere de yağmur yağınca çağlayan olurdu. Ne aşılır ne kaçılır bir hâl alırdı. Bazı zaman öyle olurdu ki köprüleri aşan sular taşardı. “Ben nasıl deryalara ulaşırım ki?” diye düşünürken, dedenin onun dalgın gözlerine baktığını fark etti.
Akça sakallı dede Orhan’a:
“Gel oğul, bak bu bastonum sana ne söz diyecek,” dedikten sonra yanına gelmesini işaret etti. Orhan, kısa ama sonsuz bir zaman içinde dedeye o kadar güvenmişti ki onun sözünü dinleyerek yanına geldi ve bastonu eliyle tuttu…
Bayındır Han o gün fakültede öğrencilerine geçmişteki büyük beyleri ve hanları anlatıyordu. Sesi gür ve coşkuluydu. O ne zaman Türk tarihini anlatsa coştukça coşar, sanki o anları yaşıyor gibi olurdu. Yine böyle bir gündü.
“Bamsı Beyrek atının üstünde şahlanmış, düşmanın üzerine atılmıştı!” diye haykırdı…
İşte böyle deyip masasının üzerinden, sanki elinde bir kılıç varmış ve masa bir at imiş gibi, bir sıçrayışta öğrencilerinin olduğu yere atladı.
Öğrencileri heyecan içinde onu dinlerken coşku tüm sınıfı sarmıştı. Tam kılıcı nasıl savurduğunu anlatırken kapı çalındı. Bayındır Han dersin bölünmesini sevmezdi. Önce irkildi, sonra “Ya sabır!” diyerek kükrercesine:
“Gir!” diye kapıya seslendi.
Kapı açılmıyordu. Buna öfkelenen Bayındır Han kapıya yöneldi ve kendisi açtı. Karşısında Hüseyin’i gördü. Hüseyin titriyor, hocasına bakakalmış şekilde yerinde duruyordu.
“Sana gir dedim, duymadın mı?” dedi Bayındır Han.
“Duydum efendim ama kızgın olduğunuzu düşündüğüm için giremedim,” diye cevap verdi.
“Ne istiyorsun?” diye sordu hocası.
“Ben yeni öğrenciniz Hüseyin Vehbi efendim. Derse girebilir miyim?”
Bayındır Han normalde kimseyi derse almazdı. Ancak bu temiz yüzlü gencin masumiyetine istinaden:
“Gir bakalım, Taktak Han,” diyerek ona yerini işaret etti.
Gün bitmiş, Bayındır Han’ın dersi sona ermişti. Ancak ders boyunca hocasının anlattıkları Hüseyin’i çok etkilemişti. Yurda döndüğünde Salur Kazan onu bekliyordu. Memleketten arkadaşı olan Salur ile beraber üniversiteye başlamıştı. Salur tarih bölümünde okuyordu ve bir gün Oğuz boylarına han olacağını söylerdi. Hüseyin içeri girdiğinde Salur ona neler olduğunu sordu. Hüseyin tüm günü baştan sona anlattı. Bayındır Han’ın ders anlatışını, derste sanki yaşıyor gibi öğrencileri coşturmasını, cetvelini kılıç gibi kullandığını… Salur etkilenmişti.

“Seçmeli dersimi Bayındır Han’dan almalıyım,” dedi.
“Baksana, sanki benim gibi o da Oğuzların hanı. Kesin dersini almalı ve tanışmalıyım,” diye ekledi.
Günler su gibi akıp geçmişti. Hüseyin Türk tarihini, Türk hakanlarını ve kahramanlarını adeta su gibi ezberlemiş; onlarla ilgili nice denemeler yazmış ve hocası Bayındır Han da bu denemeleri okulun dergisinde yayımlamıştı. Eğitimi esnasında, dönemin zorluklarından dolayı vefat eden kardeşi Kenan için Annemin Mezarında şiirini de yazmış ve büyük beğeni toplamıştı.
Herkes için zor günlerdi. Bu durumdan asla şikâyet etmez; arkadaşlarına sabırlı ve güçlü olmalarını söyler, geçmiş tarihi ve bugünlere nasıl geldiklerini, ileride nereye varacaklarını anlatırdı. Fakültenin en çalışkan, en iyi anlatıcı öğrencisiydi.
Bir gün Bayındır Han onu yanına, makamına çağırdı:
“Hüseyin evladım, senden bir arzum olacak. Bu, bir öğretici olarak sana benim vasiyetim olsun…”
…
Geçenlerde yazdığın ve kalbimizdeki duyguları dizelere döktüğün İzmir Rüyası şiirin gibi nice şiirler yazmalısın. Ancak asıl senden arzum ve isteğim şudur, evladım: Sen iyi bir anlatıcısın. Yurdumuzun evlatlarına izler bırakmalısın. Onlara bizleri anlatmalı, bizleri öğretmeli ve bizlerden bahsetmelisin. Kullandığın dil bir bebeğin ninnisi gibi olmalı; ama uyutmak yerine coşkun bir ırmak gibi yüreklerine dolup millî benliklerine kavuşmalarını sağlamalı. Öyle anlat ki bizleri; hem beni, hem Salur Kazan’ı, hem Bamsı Beyrek’i hem Deli Dumrul’u asla unutmasınlar. Akıllarına öyle kazınalım ki gün geldiğinde yabancıların, kendilerinde olmayan uydurma kahramanlarına muhtaç olmasınlar. Onların kırmızı pelerinlerinden tutunup yanlış yollara uçmasınlar.
Bilsinler ki kahramanlık; bilekle, yürekle, demir dağları delip Ergenekon’dan çıkarak, Allah’ın iznini alıp çöllere bahar getirerek, yolları dağların üzerinden geçirip yurt edinerek, adüvden korkmadan köslerin her vuruşunda yerleri titreterek, muhtaca el uzatıp zalimin, zulmedeninin karşısında Tanrı Dağları gibi durarak olur. Öyle gözünden ışık çıkarıp insanlara iyilik ediyormuş gibi görünüp aslında kendi egosunu tatmin ederek olmaz.
Hüseyin bu sözleri dinlerken Bayındır Han’ın sakallarının uzadığını fark eder. Uzadıkça beyazlaşmaktadır. O hem şaşkınlık içinde hocasına bakıyor hem de sözlerini hafızasına yazıyordu. Şimdi karşısında aksakallı, gülen yüzlü ve anılarında tanıdığı bir dede vardır.
Aksakallı dede konuşmasına devam etti:
Türk oğlu hakkaniyetlidir. El açana, aman diyene kılıç çekmez, can almaz. Birlikte yaşadığı doğaya saygı duyar. Keyfi için ağaçları yok etmez, denizleri kirletmez, çiçekleri yolup onların canını yakmaz. Av, avlanmak içindir; amma her canlı bir av değildir. Onların da doğası vardır. Onların da hayatı candır. Can veren Rabbimize hamd olsun; bizleri gözümüz doyacak kadar değil, rızkımız kadar yaşatsın.
Sen Hüseyin, yarın Orhan olacaksın. Sözlerin bir nesli yetiştirecek ve nesiller boyu yol alacaksın. Kutlu bu yolda yürüdüğün her adımda bunları unutma. Allah sana yetmiş sene ariflik versin, yetmiş sene mülayimlik versin, yetmiş yediden çok ömür versin. Sen ki beyleri döktükçe kaleme, kalemin güçlensin; boyun boylansın, soyun soylansın. Okuyanın ömrü yâd olsun. Kalbi huzurla dolsun. Türk adını şanla, şerefle taşısın; tüm cihana bu adı haykırsın.
Şimdi evine dön, oğul. Biz senden razıyız. Hepimiz Tanrı Dağı’ndan seni gözleriz, seni izleriz. Nice hanların yadigârı artık sendedir. Sen bizlerin rehberisin, oğul…
Kitabının son satırını yazarken gözlerinden akan yaşı sildi. Ona emanet edileni başarmanın sevincidir bu. Çünkü Korkut Ata’nın sözleri kulaklarında çınlıyordu:
“Türk kibir bilmez, Allah gücenir; egoist değildir, canlı üzülür; kalbi temizdir, Mevla sevinir…”
Yetmiş yıl öğretmenlik yaparak nice öğrenciler yetiştiren Orhan Şaik Gökyay, halk biliminin yapı taşlarından biridir. Üzerine düşen görevi yerine getirerek unutulmaya yüz tutan Dede Korkut boylarını kitap hâline getirip Kilisli Rıfat Bey’in açtığı yolu sonsuzluğa çevirmiştir. O, İzmir’in işgalini görmüş, yaşamış bir âlimdir. “Bu Vatan Kimin” şiiri Türk edebiyat tarihine geçmiştir. Onun ardında bıraktıkları; Türk edebiyatına, halk bilimine ve Türk gençliğine kutsal bir emanet olarak kalacaktır. Kutlu tini şad, uçmağı Tanrı Dağları’nda, Türk budunu olsun.
Dedem Korkut… 7’den 70’e herkesin tanıması gereken kutlu bir değer. Bu özel karakteri böylesine doğal bir anlatımla kaleme aldığınız için teşekkür ederim. Yazılarınızı takip etmek gerçekten mutluluk veriyor.
Kökünü bilen insan yönünü kaybetmez. Orhan Şaik Gökyay’ın hayatı, ilimle yoğrulmuş bir sadakatin ve kültüre adanmış bir ömrün hikâyesidir.Tebrik ederim.Harika çalışma olmuş.
Bir eksik var diyordum şimdi oldu emeğinize kaleminize sağlık