Dolar 43,4226
Euro 51,9365
Altın 7.334,54
BİST 13.831,09
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 15°C
Hafif Yağmurlu
İstanbul
15°C
Hafif Yağmurlu
Cum 13°C
Cts 9°C
Paz 7°C
Pts 6°C

Korkma! Ne Sönecek, Ne Dinecek, Ne Yok Edilebilecek!

Eğitmen Araştırmacı Türkolog “Sabır; erdemli adam işidir.”
29 Ocak 2026 20:30 | Son Güncellenme: 29 Ocak 2026 17:02
33
A+
A-

Korkma! Ne Sönecek, Ne Dinecek, Ne Yok Edilebilecek! –
“Linuşkaaa!” diye seslendi Hanna Hanım.
“Linuşka, gel hadi… Daha çok işimiz var.”

Linda, neden kendisine “Linuşka” dediklerini hep merak ederdi. O gün bu merakına yenik düştü.

Korkma! Ne Sönecek, Ne Dinecek, Ne Yok Edilebilecek!
“Linuşkaaa!” diye seslendi Hanna Hanım.
“Linuşka, gel hadi… Daha çok işimiz var.”

Linda, neden kendisine “Linuşka” dediklerini hep merak ederdi. O gün bu merakına yenik düştü. Çünkü evde eskiye dair sorular sorulmazdı. Anne ve babası masada oturmuş, onu bekliyorlardı. Usulca yerine geçti. Ellerini birleştirdi ve:

“Teşekkürler Tanrım,” dedi.

Annesi Hanna Hanım, kızının derinlerinde bir köpürme olduğunu sezmiş gibi:

“Linuşka, yine neler kaynıyor kafandaki kazanda? Söyle bakalım,” dedi.

Linda önce duraksadı, sonra sözler sökün etti:

“Mama, neden bana Linuşka diyorsunuz? Ve sen bazı zamanlar babama neden Gökhan diyorsun? O sana kızınca neden senin adın Hatiçe oluyor?”

Grişa, elindeki çatalı yavaşça bıraktı. Gözleri dolu dolu kızına bakıyordu. Dudağı titredi; damlalar ağır ağır yanaklarından süzüldü. Hanna Hanım ise titremesini durdurmak istercesine masaya sıkıca tutunuyordu. Oda sessizdi. Yanıt bekleyen iki yeşil göz, anne babasını sorgularcasına izliyordu. Grişa, boğuk bir sesle söze girdi:

“Kızım… Aslında bunları konuşmak için biraz daha bekleyecektik. Ama seni anlıyorum. Sanırım beklediğimiz an bu anmış.”

Korkma

Derin bir nefes aldı. Hafızasının kapısı ağır ağır aralandı.

O sabah güneş, perdeleri delercesine odayı aydınlatıyordu. Gökhan uyanmış, duvardaki gölgeleri hayalinde birer atlıya benzeterek izliyordu. Zaten yönetim, onların evlerinde televizyon izlenmesini yasaklamıştı. Sadece kendi evleri değil, Deliorman’daki bütün köylerin yayınları kesilmişti.

Gökhan, güneşin perde oyunlarını zihninde bir çizgi filme dönüştürerek, televizyon izlediği zamandan daha çok eğleniyordu.

Tam o esnada kapı büyük bir gürültüyle çalındı:

“Açın kapıyı! Bulgar polisi!”

Babası Hüseyin Yıldızoğlu iyi biriydi; piyano öğretmenliği yapar, bir yandan da çiftçilikle uğraşırdı. Türkler genellikle verimli tarım arazilerinin bulunduğu köylerde yaşardı. Bu durum, sözde komünist rejimin başındaki Todor Jivkov’u rahatsız ediyordu. Onun şu sözü, zihnindeki karanlığın göstergesiydi: “Türk diye bir şey yoktur!”

Kapıyı açan Hüseyin Bey’in yüzüne bir tüfek darbesi indi. Yere düştü. Yarı baygın hâlde ne olduğunu anlamaya çalışırken başına bir darbe daha aldı ve olduğu yerde bayıldı. Ne kadar zaman geçtiği belli değildi. Kendine geldiğinde samanla dolu bir yerdeydi. Duman kokusu vardı ve ayaklarında sıcaklık hissediyordu. Zihni bir girdap gibi savrulurken Gökhan’ın sesini duydu:

“Bubaaaa…”

Ardından kamyon sesleri geldi. Bedeni uyuşmuştu, kalkamıyordu. Isı giderek artıyordu. Tavana bakarken gökyüzünde yıldızların teker teker kaydığını gördü. Başını sağa çevirdiğinde, eşi Leyla Hanım’ın cansız bedeniyle karşılaştı. Dehşetin tam olarak ne olduğunu anlayamadan, ahırın yanan parçaları üzerine düşerken kanlı dudaklarından şahadetini getirdi…

Korkma

Tren vagonlarının kapıları, ardındaki ağlayan çocukların sesleri eşliğinde kapandı. Şimdi yalnızca lokomotifin buhar sesi duyuluyordu. Kimsenin bilmediği, tahmin edemediği; yalnızca kaderin rayları üzerinde ilerleyen vagonlar yola çıktı. Gökhan sürekli ağlıyordu. Gözyaşları kurumuştu artık. Diğer çocukların çoğu da aynı hâldeydi. Kimi yorgunluktan uykuya dalmış, kimi bayılmıştı. Vagon o kadar kalabalıktı ki oturmak imkânsızdı. İstiflenmiş bedenlerin içinde yalnızca sessizce akan gözyaşları hâkimdi.

Günler süren yolculukta, durulan yerlerde vagon camlarından içeri kurumuş ya da küflenmiş ekmekler atılıyordu. Çocuklar bazen paylaştı, bazen tek başına yedi. Ama onlar sadece ve sadece çocuktu…

Sonunda tren durdu. Sessiz bir bekleyiş başladı. İnsan ve köpek sesleri çoktu. Hareketlenme artınca dışarıdan bağırışlar yükseldi:

“Kimse kaçmaya kalkmasın! Kaçma teşebbüsünde bulunanlar vurulacaktır!”

Bazı çocuklar dili biliyor ama anlamıyordu. Bazıları anlıyor, korkunun verdiği adrenalinle harekete geçmek istiyorlardı. Kapılar açıldığında birkaç çocuk kaçmaya çalıştı. Oracıkta cansız bedenleri yere yığıldı. Askerler acımasızdı; sert sözlerle ve itip kakarak çocukları vagonlardan indirip, sıra sıra dizdiler…

Bir gece, tahta ranzadan aşağı indi ve tuvalete gitti. Sessizlikte tahtaların arasından gelen sesi fark etti. Başını uzattığında bir Bulgar askerinin küçük bir Türk kızına bir şey göstererek:

“Benimle gelirsen bunu sana veririm, ama kimseye söylemek yok,” dediğini duydu.

Gökhan bu sahnenin daha önce erkek çocuklara da yaşatıldığını biliyordu. Donuk gözlerle kızın askerle birlikte ormanlık alana doğru uzaklaşmasını izledi.

Birkaç gün sonra sobanın başında çocuklar toplanmış, kaçmak için plan yapıyordu. Bunlar yaşça daha büyük olanlardı. Mehmet’le ilk kez orada tanıştı. Mehmet, rahmetli cihan pehlivanı Deliormanlı Koca Yusuf’un en küçük yeğeniydi. Kalıplı, iri yarı bir çocuktu. Amonyum nitrat taşıma işinde Mehmet büyük sandıkları, Gökhan ise küçük şişeleri taşırdı. Kilometreler süren bu işte bazı çocuklar yollarda can verirdi.

Bir gün, taşıma yapılan depoda büyük bir patlama oldu. Yer gök sarsıldı. Çocukların çoğu oracıkta hayatını kaybetti. Gökhan’ın üzerine düşen büyük ağaç dalını Mehmet kaldırdı, onu omzuna aldı ve var gücüyle koşmaya başladı.

Gün ağarırken uzakta bir ev gördü. Gökhan’ın kulaklarından kan akmıştı; kurumuştu. Mehmet konuşuyor gibiydi ama Gökhan duymuyordu. Kulaklarındaki uğultu dinmemiş, aksine artmıştı…

Neredeyse üç yüz elli bin aile…


Bu, II. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük göç dalgasıydı. Topraklara el konuldu, camiler kapatıldı, Türkçe yasaklandı, mezar taşları tahrip edildi, isimler zorla Slavca isimler ile değiştirildi. Binlerce aile her şeyini bırakıp Türkiye’ye sığındı. Mehmet Türkiye’ye ulaşırken, Gökhan ise hastaneye tedavi için bırakıldı. Daha sonra Bulgar bir aileye verilerek asimile edilen çocuklardan oldu. Yıllar geçti. Kendisi gibi asimile edilmiş Hatice’yle evlendi. Onlar artık Bulgaristan vatandaşıydılar. Kültürleri değişmişti. Ama kalplerinde geçmişleri hâlâ duruyordu.

Gökhan sustu.
Linda yerinden kalktı, babasının boynuna sarıldı ve hıçkırarak ağlamaya başladı…

Acıları acımız olmadı. Çünkü biz acıyı uzaktan seyretmeyi seçtik. Onlara verilen, yıllara yayılan borçlarla sahip oldukları evlere göz diktik. “Devlet bunlara çok verdi” dedik; derken hangi yokluktan çıkıp geldiklerini sormadık. Onları koşulsuz öğretmen yapan sisteme kin kustuk; ama kendi cehaletimizle yüzleşmeye cesaret edemedik. Kadınlarına, kızlarına yani namuslarına iştahla bakarken başımızı değil, vicdanımızı eğmemiz gerektiğini unuttuk.

Peki, biz neredeydik?


Hangi sofrada tok, hangi evde sıcak, hangi sessizlikte rahattık?
Bir tas çorbanın, bir battaniyenin, bir “hoş geldiniz” sözünün insan hayatında neye denk geldiğini bilmeden konuşurken, hangi hakla onların geçmişini tartıya koyduk?

Onlar bir tebessüme, insanca bakışa hasretti.
Biz ise onları “göçmen” diye küçültmeye, “Bulgar” diye damgalamaya fazlasıyla hevesliydik.

Hayat bu ya…

Zaman geçti, Bulgaristan Avrupa Birliği’ne alındı. Bir zamanlar tren vagonlarında hayatta kalmaya çalışanlar, bu kez doğum kâğıtlarıyla Avrupa kapılarına koştular. Ve ne acıdır ki, bir zamanlar kendilerine kapısını açan ülke için kötü sözler söyleyenler oldu. Onları kovanları dost olarak bildiler…

Oysa unutulan şuydu:
O evler tek bir kişinin değil, bir milletin omzunda yükseldi. Verilen imkânlar bir lütuf değil, bir vicdan, kardeşlik borcuydu…

Benzer bir yüzleşmeyi güneydoğuda da yaşadık. Saddam Hüseyin’in zulmünden kaçan Iraklı Kürtlere bu topraklar kapısını açtı. Çadırlar kuruldu, imkânlar seferber edildi, yaralar sarılmaya çalışıldı. Sonra zaman geçti. Kimi, kendisine kucak açan eli tuttu; kimi ise o eli ısırmayı seçerek terör ile ülkeyi yasa boğdu.

Bu, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; bu, vefa ile nankörlük arasındaki ince çizginin hikâyesidir.

Bilir misiniz bu ülke tam 783.562 kilometrekaredir.
Ama değeri rakamla ölçülmez. Her karışında bir şehidin kanı, bir ananın duası, bir yetimin ahı vardır.

Peki sen…
Bu topraklarda yaşayıp bu hafızayı yok sayan sen, kimin evindesin?

Bir nefesi bölüşüp, bir haneyi pay ettiğimiz, asırlarca kanımızın bir aktığı bu vatana sırt dönmek yakışır mı?

Git.
Gez, gör, öğren.
Ama dön.

Tilki bile dönüyorken, bizim ondan ne eksiğimiz var?

Unutma:
Anadolu’nun her karışı analarımızın gözyaşlarıyla sulanmıştır. Bizler dualarla ayakta dururken, o gözyaşlarını ezip geçmek bize yakışmaz.

Derviş Korkut (Öncü YILGIN)

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.