Amin Maalouf Semerkant İnceleme: Ömer Hayyam, Rubaiyat ve Tarihle Örülü Bir Roman Yolculuğu
Amin Maalouf Semerkant inceleme yazısı, tarihle edebiyatın iç içe geçtiği, Doğu ile Batı arasında bir köprü kuran bu romanın izini sürmek isteyen okurlar için kaleme alındı. Maalouf, 11. yüzyıl İran’ından 20. yüzyılın başlarına uzanan geniş zaman aralığında, Ömer Hayyam’ın Rubaiyat elyazmasının peşine düşerken, okuru hem tarihsel bir panoramanın hem de felsefi bir sorgulamanın içine çekiyor.

Amin Maalouf Semerkant Romanın iskeleti: Elyazması etrafında kurulan dünya
Semerkant, bir şehirden çok bir hafıza mekânı olarak karşımıza çıkıyor ve roman, Ömer Hayyam’ın 1072’de Semerkant’ta başladığı Rubaiyat elyazmasının 1912’de Titanic’in sularına gömülüşüne kadar uzanan serüveni etrafında şekilleniyor. Yazar, bu elyazmasını hem bir nesne hem de bir anlam taşıyıcısı hâline getirerek, bilginin, şiirin ve hafızanın ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyor. Bu yapı, romana düz bir tarih anlatısından çok, zamana yayılan bir “kader döngüsü” atmosferi kazandırıyor.
Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah üçgeni
Romanın ilk büyük ekseni, tarihin de tanıdığı üç figürün etrafında dönüyor: bilge şair ve gökbilimci Ömer Hayyam, devlet aklını temsil eden vezir Nizamülmülk ve iktidar hırsını fanatizmle birleştiren Hasan Sabbah. Maalouf, bu üç karakteri yalnızca tarihsel kişilikler olarak değil, bilgelik, düzen ve fanatizm gibi soyut kavramların ete kemiğe bürünmüş hâlleri olarak resmediyor. Böylece Semerkant, bir dönemin siyasi tarihini anlatırken, aynı zamanda iktidar ve inanç arasındaki gerilimi sorgulayan alegorik bir metne dönüşüyor.

Ömer Hayyam’ın sesi: Şiir, şüphe ve özgür düşünce
Maalouf’un Hayyam’ı, yalnızca rubaileriyle bilinen bir şair değil; gökyüzüne bakan, yıldızları hesaplayan, iktidar oyunlarından uzak durmaya çalışan, şüpheci ve özgür bir zihin olarak karşımıza çıkıyor. Rubaiyat, romanda hem varoluşu, ölümü ve kaderi sorgulayan bir şiir kitabı, hem de zamanın ve ideolojinin karşısında kırılgan ama dirençli bir bilgelik simgesi olarak öne çıkıyor. Bu bakış, Semerkant’ı yalnızca tarihi bir roman olmaktan çıkarıp, modern okurun da kendi inançlarını ve sorgulama biçimini gözden geçireceği felsefi bir metne dönüştürüyor.
İkinci perde: Benjamin Lesage ve modern zamanlar
Romanın ikinci yarısında sahneye, 20. yüzyıl başlarında İran’a gelen Amerikalı orientalist Benjamin O. Lesage çıkıyor ve hikâye, Hayyam’ın kayıp Rubaiyat elyazmasının peşine düşen bir arayış romanına evriliyor. Bu bölümde İran’ın modernleşme çabaları, dış güçlerin müdahaleleri ve iç siyasi çatışmalar, elyazmasının kaderiyle iç içe ilerleyerek, tarihin tekrar eden döngüsünü hissettiriyor. Elyazmasının Titanic faciasında kayboluşu ise, bilginin ve sanatın kaderinin, insanlık tarihinin kırılgan anlarıyla ne kadar iç içe olduğunu simgesel bir finalle vurguluyor.
Temalar: Bilgi, iktidar, fanatizm ve aşk
Semerkant’ın en güçlü yanı, tarihe bağlı kalırken bile tematik derinliğinden vazgeçmemesi; bilgi ile iktidar, inanç ile özgür düşünce, aşk ile fanatizm arasındaki çatışmayı katmanlı biçimde işlemesi. Hayyam’ın bilgece mesafesi ile Hasan Sabbah’ın fanatik şiddeti arasındaki karşıtlık, bugün de güncelliğini koruyan bir uyarı metni gibi okunabiliyor. Öte yandan Hayyam’ın Cihan’a duyduğu aşk ve Benjamin’in Şirin’le ilişkisi, tarihin sert zeminine duygusal ve insani bir doku ekleyerek romanın soğuk bir kronik gibi kalmasını engelliyor.

Anlatım ve dil üzerine kısa bir değerlendirme
Maalouf’un anlatımı, yoğun tarihsel arka plana rağmen akıcı ve sinematografik bir ritme sahip; sahneler sanki kamera hareketleriyle kurulmuş gibi, okuru mekândan mekâna taşıyor. Yazarın Doğu’yu egzotikleştirmeden, ama renkli ve canlı ayrıntılarla resmetmesi, Semerkant’ı hem tarih meraklıları hem de edebi tat arayan okurlar için cazip kılıyor. Roman, sonunda okura yalnız şu soruyu bırakıyor: Bilgelik mi kalıcıdır, iktidar mı; yoksa asıl kalıcı olan, kaybolduğu sanılsa da bir yerlerde yaşamaya devam eden metinler midir?