Mirjaqıp Duwlatov’un Vavelyası
Mirjaqıp Duwlatov’un Vavelyası / Zemin soğuktu; karanlık, çökmeye hazırlanıyordu. Elleri soğuktan titriyor ama en çok da çatlayan derisinin sızısı canını yakıyordu. Beyaz görmekten hiç sıkılmamıştı… Neden sıkılsın? Başka bir renk mi vardı ki? Ayaklarına sardığı çuvalı değiştirmesi gerektiğini düşündü, fakat küçük pencereden içeri dolan keskin soğuk, ciğerlerine kadar işleyince vazgeçti. “Ayaklarım daha çok üşür, bir daha ısıtamam,” dedi kendi kendine.
Kampın sessizliği ürkütücüydü. Rüzgârın uğultusu ve kırılan buzların sesi bile bu garipliği dağıtamıyordu. “Biraz daha vaktim olsaydı keşke…” diye geçirdi içinden. Bunca zamandır pek çok zorluğu aşmıştı ama Igor’u aşamamıştı. “İyi dövüyor hergele,” diye gülümsedi. Yüzünü yokladı; dünkü izler hâlâ taptazeydi. “Hamdolsun çok acıtmıyor,” diye mırıldandı ama yüzünde, gülümseme yerine yalnızca bir sızı vardı.
Igor bir emir kulu muydu, yoksa gerçek bir vahşi mi? Bolşevik… Bolşevik… Bolşevik… Taş yatağına çökerken aklında tek bir plan dönüp duruyordu: “Nasıl yaparım? Bu işten nasıl kurtulurum? Hem daha az dayak yiyip hem de yemek cezası almadan nasıl ilerlerim?” Günlerdir aynı soruyu soruyordu. Nasıl…
Mirjaqıp Duwlatov’un Solovki Sürgünü
Mirjaqıp Duwlatov, 1928’de Solovetsky Adaları’ndaki, Bolşeviklere karşı çıkanların gönderildiği meşhur Solovki Kampı’na sürgün edildi. Kamptaki sürgünlerin sayısı tam bilinmese de çoğunluğunun Azerbaycan Oğuz Türkleri olduğu düşünülür. Duwlatov, burada tıpkı İsmail Gaspıralı’nın ülküsünde olduğu gibi Türklere Türkçe öğretmek, ortak bir dil bilinci oluşturmak için çabaladı. Çabasının da asıl sebebi şu idi.

Bolşevik askerleri kamptaki Türk esirlerine Rusça bilmedikleri için türlü işkenceler yapmakta idi. Duwlatov buna sesiz kalamazdı. 1932’de Arap ve Kiril harfleriyle Türkçe–Rusça bir Türk Tili sözlüğü hazırlaması, esaret günlerinde bile halkı için üretmekten vazgeçmeyen bir yüreğin kanıtıydı. Ömrü yetmediği için ancak P harfine kadar yazabilmişti. Son yazdığı kelime ise Rusça “Побеждать” yani Türkçesi “Yenmek – Mağlup Etmek” idi.
Duwlatov’un Mücadelesinde Üç Dönemin İzleri
Kazak aydınlarından Duwlatov, yaşamı boyunca üç büyük rejimi görüp yaşadı:
Çarlık Otokrasisi (1885–1917), Geçici Hükümet (1917) ve Bolşevik/Sovyet Dönemi (1917–1935).
Bu dönemlerde çarlığın baskılarına, halkına yapılan zulme karşı durmuş; Kazakların özüne dönmesi, birlik olması ve uyanması için eserler kaleme almıştı. Bunların en bilineni kuşkusuz Oyán, Qazaq – Uyan, Kazak idi.
“Uyan, Kazak!” Çarlık Zulmüne Bir Çığlık
“Oyán, Qazaq!
Köter basıñdı, ötirikke tolyp jasıñdı.
Köz jaşıñmen öşpesin,
Qaranğı tün baspa masıñdı…”
“Uyan, Kazak!
Kaldır başını; yalanlarla dolmasın gözyaşların.
Gözyaşlarınla sönüp gitme;
Karanlık gece çöreklenip seni bastırmasın…”
Bu eserin yayımlanmasıyla çarlığın takibine girmişti. Geçici hükümet döneminde biraz nefes almış olsa da Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesiyle yeniden tutuklanmış ve sürgün kamplarında ömrünü tüketmişti. Sonunda, esareti içinde vefat etti.
“Halk Köle Değildir”: Duwlatov’un Direniş Fikri
Duwlatov sık sık şöyle söylerdi: “Halk köle değildir. Size özgürlük vereceğiz diyenlerin sözleri, Türkistan’ı köleleştirmekten başka bir anlam taşımaz. Atalarının mirası olan topraklarda işgalcilere boyun eğmek… Asla kabul edilemez!”
Cedidçilik Ruhunun Kazak Bozkırındaki Sesi
Duwlatov, Gaspıralı İsmail Bey’in öncüsü olduğu Cedidçilik hareketinin Kazak bozkırındaki en güçlü temsilcilerinden biridir. Gaspıralı’nın “Dilde birlik, fikirde birlik, iş’te birlik” ideali, Duwlatov’un eserlerinde yeniden hayat bulur. Aqılı Bala eserinde eğitimde reform gerekliliği ve halkın bilinçlenmesi açıkça görülür.
Esaretin İçinde Üretmek: Satranç Taşları ve Umut
Esaret günlerinde kendisine verilen azıcık ekmekten parça ayırarak satranç taşları yapmış, zihnini bu şekilde özgür kılmıştı. Sovyet düzeni dışarıdan bakıldığında “aydınlık” görünse de, Türkistan’daki Türkleri, Tatarları ve diğer halkları güçlenmesinler diye bastırmaya çalışan karanlık bir yüzü vardı. Ülkemizde yıllarca gençler, bu rejimi bir umut sanarak gözlerini kör etti; bu uğurda can alıp can verdi. Oysa ışık sandıkları bu karanlık yolun sonunda kaybedilen şey hayalleri değil, en kıymetlisi olan zaman, emek ve gelecekti. Bu yanlışın bedelini ödemek ise Türkiye Cumhuriyeti’ne, halkına ve Anadolu insanına düşmüştü. Bir ırmak yalnızca Kızılırmak diye bilinir elbet; fakat o yıllarda bütün ırmaklar, anaların gözyaşlarıyla kan kırmızısına dönmüş, sessizce akıp gitmişti.
Sovyet Baskısına Karşı Türkistan Aydınlarının İradesi
Korku, sevgi gibi değildir; insanı yapılamaz denilen şeylere bile zorlar. Sovyet rejimi de bu korkuyu bir pranga gibi kullandı; aydınlarımızı susturmak için kapkara bir gölge gibi üzerlerine çöktü. Fakat onlar asla geri çekilmediler! Yılmadılar! Kırılmadılar! Diz çökmediler! Her seferinde Allah’a açtıkları ellerle sabır dilediler. Rejim onları susturamayınca da birer birer sürgün yollarında yok etti. Ama bilmedikleri bir şey vardı: Türkistan’ın bozkırı, toprağın altına düşeni değil, toprağın üstünde bıraktığı izleri yaşatır! Bu mukaddes coğrafya, yüzyıllar boyunca kahramanlar doğurmuştur; o kahramanlar ise geleceğimizi yoğuran ateşten iradedir.
Türk Milleti’ne Vasiyet: Sancağı Taşımak
Bugün bize düşen görev bellidir: Onların göğe kaldırdığı sancağı aynı kararlılıkla devralmak, o sancağı payidar Türk Milleti adına ebediyete kadar taşımaktır. Çünkü o sancak düştüğü gün biz düşeriz; ama biz taşıdığımız sürece ne zulüm bizi ezer, ne zaman bizi yener, ne de tarih bizi silebilir! Ey Türk insanı! Bugün senin zamanındır! Güç ve kudret arıyorsan, önce yüreğindeki imana, sonra damarlarında akan asil kana bakmalısın! Unutmayın! Bir millet, ancak yüreği sönünce yenilir. Ama bizim yüreğimiz, atalarımızın ateşiyle yanıyor! Türkistan’ın evlatları! Zulmün karanlığı üzerine doğan şafak biziz! Boyun eğmeyen irade biziz! Asla sönmeyecek ateş biziz! Ve Türk ne zaman ayağa kalkarsa, tarih yeniden yazılır!
Türk’ün Son Nefesi: Birlik ve Devlet Olma İradesi
Bir Türk düşerse toprak olur;
İki Türk düşerse oba olur;
Üç Türk düşerse devlet olur!
Bu, tarihin bize emanet ettiği son nefes, son iradedir!
Ruhları şad, mekânları cennet olsun.
Mirjaqıp Duwlatov’un şahsında bir aydının sürgünle susturulamayacağını, fikrin ve iradenin zorbalığa boyun eğmeyeceğini etkileyici bir dille anlatmış.
Türkistan aydınlarının yaşadığı zulmü ve buna karşı gösterdiği sabırlı direnişi derin bir bilinçle hatırlatıyor. Yalnızca geçmişi değil, birlik, dil ve sorumluluk bilincini de yeniden düşünme çağrısı yapıyor.Başarlı bir çalışma olmuş.
Tebrik ederim.
Mirjaqıp Duwlatov’u üniversite yıllarında Onur hoca ile tanımıştık. Daha sonra Gülmira Hoca da iyice anlattı. Hatta ortak kitapları vardı. Bahsi geçen kitabı da edindim. Okurken göz yaşlarımı tutamadım. Genç arkadaşlarımızın tanıması gereken bir karakter. Teşekkürler.
Derin saygı ve hürmetlerimle. Teşekkür ederim abi kalemine sağlık
Böylesine önemli bir meseleyi bu kadar sade, akıcı ve çarpıcı biçimde anlatman takdire şayan.
Yürekten tebrik ediyorum. Kalemin daim, kıymetli katkıların bizimle olsun.