Dolar 44,5542
Euro 51,5320
Altın 6.700,53
BİST 13.051,69
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 17°C
Az Bulutlu
İstanbul
17°C
Az Bulutlu
Cts 15°C
Paz 16°C
Pts 18°C
Sal 15°C

Perdenin Ardındaki İçimden Sevgiler – Karagöz ve Hacivat Anıları

Eğitmen Araştırmacı Türkolog “Sabır; erdemli adam işidir.”
1 Nisan 2026 13:30 | Son Güncellenme: 1 Nisan 2026 12:54
100
A+
A-

Karagöz ve Hacivat hikayesi nasıl başladı? Kara İlyas ve Hacı İvaz’ın zıtlıklarla dolu dünyasına, gölge oyununun derinliklerine nostaljik bir yolculuk.

Perdenin Ardındaki İçimden Sevgiler – Karagöz ve Hacivat Anıları

“Hiçliğin ortasına kurulan perde… Işık düştü, gölgeler konuşmaya başladı ve insan kendi gerçeğini ilk kez dışarıdan gördü.”

Hiçliğin ortasına bir perde kurulur.
Işık düşer.
Gölge konuşmaya başlar.
Ve insan… kendi gerçeğini ilk kez dışarıdan görür.

Karagöz: “Yine mi sen?”
Hacivat: “Ben hiç gitmedim ki…”

İlyas, daha küçük yaşlarından beri evine ekmek getirmek için çalışan bir çocuktur. Öyle ki, yedi-sekiz yaşlarında bile ellerinde nasırlar oluşmuştur. Zekidir, ama çok da parlak bir zekâ denemez. Yanında çalıştığı ustaları her zaman dikkatle dinler, her sözlerini aklına yazar. Fakat onda ki Allah vergisi kıvrak zekâ ve ince şaka yeteneği daha çok parlamaktadır. Sorunları kendi yöntemleriyle çözer, fakat bir adım ileri gitmek yerine iki adım geriye düşer. Bu gibi nice durumlardan dolayı, yaşı ergene gelmesine ve iş tecrübesi artmasına rağmen o bir usta olamamıştır… Sevmenin ne olduğunu bilmediği halde, sevdiğini söylediği eşi ve çocukları vardır. O sarılmaz ama zihninden sarılır gibi yapar. Bu ona göre doğrudur, çünkü babası ona “Ben seni içimden seviyorum” demiştir; o bunun ne olduğunu yıllarca düşünmüş ve aklında sarılma hayalleri kurmak olarak yorumlamıştır. Sevgi de onun için böyledir. “Ne güzel çiçek” demek istemez; çünkü eğer derse, çiçek güzel olduğunu duyacaktır ve artık güzel olmak istemeyecektir. Bu yüzden içinden “Ne güzel çiçek” der ve içinden koklar o çiçeği.

Zaman geçer, nasırları sertleştikçe sertleşir. Başkalarına göre kalbi de sertleşmiştir. Kim bilir ki, onun içindeki dünyasında tam tersi bir adam vardır? Biraz kabadır; çünkü o, eğer birine yumuşak sözler söylenirse, karşısındaki kişinin onu hor göreceğini sanır. Yolda yardım isteyen biri olsa, yardım etmez. Çünkü ona göre, eğer yardım ederse, o kişi buna alışır ve her zaman başkasına muhtaç kalır. Ona göre o yardım etmeyerek, onun güçlenmesini sağlamaktadır.

İş vaktinde şakalar yapmayı sever. Bazıları ki bunlar ciddi derecede eşek şakalarıdır, ona göre çalışanları işine odaklamak içindir. Yani biri şakalarına gülmez ve haytalık yapmazsa, onun için gelişimini sürdüren iyi bir ustadır. Çok güler, eğlenir; zaman geçirir ve haytalanırsa eğer, o adamdan usta falan olmaz. Zaten ona göre onun usta olamama sebebi de çalışanların durum analizlerini iyi yapmasıdır. Ustalık makamına ermiş olsa, çalışanlarla mesafeli olacaktır ve çalışanların hangisi hayta, hangisi ustalık cevheri taşıyor, bilemeyecektir.

Karagöz ve Hacivat

Aslında Allah onu özel bir yetenek olarak seçmiş ve inşaatlarda çalışarak hayatını kazanırken, yapılan işlerin doğru yapılmasını sağlayan bir karakter olarak işçilerin arasına koymuştur. Bu onda engin bir gizli deha, gizli yetenek ve kimsenin bilmemesi gereken, sadece Tanrı ile arasındaki bir bağdır. Bunu gizlemek için her zaman kaba bir adam, itici bir tip ve şakalarla insanları güldüren olmayı tercih etmiştir…

İvaz, erken yaşlarda medrese eğitimi almış, disipline uyan ancak bir yanı hep çocuk kalan biridir. Medrese, onu muallim kıvamında sert, dışarıya lafı ağır bir adam olarak yetiştirmiş olsa da, içinde sakladığı bu naif yön asla bir müderris mertebesine erişmesine izin vermemiştir. Yetmiş yedi sene hacca gidip gelmiş, sözü güçlü, bilge, ancak bir şey öğretirken “ben bilirimci” olmuştur. Öyle değil midir insanımız? Eğer çok bilirse ve yanına da mürekkep yalamışlık eklerse, hep “ben bilirim” der durur. Demesi bir yana, üstüne üstüne bastırarak, sesini yükselterek anlatır ki her sözü kabul görsün.

Fakat İvaz Efendi, bir yanındaki o masumiyeti gizlediği için de rahat ve lafını bilmez insanları sevmektedir. Onlara özenmekte, onlar gibi olmayı istemektedir fakat olamaz. Mamafih, gün gelir mürekkep yalamışlığın da verdiği vasıflarla, İlyas’ın inşaatına usta olarak görevlendirilir…

Karagöz ve Hacivat

İlyas: “Sen kimsin ey zayıfların zatisi?”

İvaz, bu kaba sesi işitince bir süre duraksar. Sesin sahibine bakar…

İvaz: “Sayın bayım, siz… evet siz, çirkin olan… Bana mı seslendiniz?”

İlyas: “Sana seslendim kıl gölgesi. Başka kıl gibi durup dal gibi sallanan var mı aramızda?”

Bu sözler, işçilerin gülmesine, hatta dal taklidi yapmasına sebep olur. İvaz önce derin nefes alır ve: “Sayın Bey, bendeniz Hacı İvaz ustayım. Sizlerin başına usta olarak atandım. Mümkünse sözlerinize dikkat ediniz.”

İlyas altta kalır mı?

İlyas: “(Onu taklit ederek) Mersi efendim, mersi bildik onu. Amma usta dediğin kanlı canlı olur (dal gibi sallanma taklidi yapar). Efendim, sizin gibi kanı az, canı az olmaz. Sanki dala çubuk takmışlar, içine su koymamışlar.”

Ortalık kahkahalarla yıkılır. Bazı işçiler su kepçelerinde ki suyu ağılarıyla ses ekleyerek döker: “Şıırrrr, şırr da şırrr, şırrr.” Bazıları birbirini iter, yaprak gibi savrulma hareketleri yapar.

İvaz kızmaya başlamıştır. Ancak kendine hâkim olmaya çalışarak: “Bakınız beyefendi zade. Sözleriniz sesiniz gibi kabadır. Şimdi diğerleri ile taşları taşımaya devam ediniz de işimiz bitsin. Ben sizi seyreyleyeceğim…”

Usta izler, işçiler çalışır. İlyas onun sözlerindeki yüksekliği fark etmiştir; okumuş biridir karşısındaki. Ancak her ne kadar tepeden sözcüklerini dökse de, içindeki çimento gözlerinden okunmaktadır. “İyi birine benziyor,” der içinden. Demek belki de o da benim gibi, içten sevecen ama dıştan böyledir diye düşünürken taşı sırtına alır ve taşımaya başlar. Bunu gören diğer işçiler de işlerine dönerler.

İvaz Efendi, durumu görünce kendi kendine “Nasıl ikna ettim?” diye böbürlenmek ister ama yapamaz. Allah’ın kuluna saygısızlık olur. Ve der ki: “Sonunda beni anlayan biri ile karşılaştım. Bu İlyas has adamım olsun artık.” İşçiler de onu sever. “Demek ki ben İlyas ile yakın olursam, hmmm evet, İlyas ile yakın ol, işçilerle yakın ol. Yani inşaat hızlı bitsin. Bu da hak ettiğim değeri kazanacağım anlamına gelir. İşte sorunu çözdüm.” Oysa baş mimar bir gün: “Dayanamazsın,” demişti. Onlar gözlemeyi bilememişler. Aferin bana, nasıl da çözdüm sorunu…

Rami yolundan Gaziosmanpaşa’ya giderken, ne zaman topçular mevkine gelsem, bu anlatı aklıma gelir. İlk dinlediğimde daha beş yaşlarındaydım. O zamanlar annemle hastaneleri gezerdik. Minibüste giderken bir amca, benim meraklı bakışlarımın ardından bana anlatmıştı. Her geçtiğimizde anneme “Hacivat ve Karagöz’ün evleri nerede?” diye sorardım. Sanki cama yapışmış gibi, o evleri görmek isterdim. Çünkü bizler Hacivat ve Karagöz ile büyüyen nesillerden sayılırız. Boya kokusunu duyunca içimi sevinç kaplardı. Sonunda onları küçük bir ihtimalle de olsa camdan birbirleri ile konuştuklarını görme fırsatım olacağını umut ederdim. Birinin evinin altında marangoz, diğerinde ise araba tamircisi vardı. Veya ben öyle hatırlıyorum. Çok üzülürdüm çünkü evleri toz ve pislik içindeydi. Keşke arabalar dursa ve onlar camdan cama konuşsa diye dua ederdim…

Okulda veya mahallemize perde kurulduğu zaman, en öne oturup izlerdim onları. Bilmezdim ardındaki sopa tutanı. Benim için en güzel anlardı o zamanlar. Televizyonumuz olduğunda bile, ekrana yansıyanların cam perde arkasında yaşadıklarını sanırdım. Hatta dokuz-on yaşlarında televizyonun arkasını söküp içini incelemişliğim bile olmuştur. Neredeydi bu adamlar?

Bir amca bana “İçinde bir dünya var,” demişti. Yine içini açıp o dünyayı aramıştım da, az daha televizyonu patlatacaktım. Güzel günlerdi. Hayal dünyamız gelişiyor, zihnimizde bir dünya kurup onu yaşatmayı öğreniyorduk. Benim emsalim, nice tiyatro sanatçısının temelleri de o zamanlar atılmıştı. Tiyatro sanatçısı olmak için, zihnin ötesinde bir dünyaya sahip olmanız gerekir. Bazı zamanlar, delilik ötesi düşünceler hızla geçer aklınızdan; ama onları nasıl yöneteceğinizi öğrenirseniz, o zaman iyi bir sanatçı olabilirsiniz.

Bir oyunu yazmak, onu kurgulamak, sahneye koymak… Hepsi birbirinin içinde milyarlarca dünyanın olduğu bir yapıdır. İşte hayali olmak da böyledir. Daha perdeye vurmadan tasviri, onun her hareketini tasarlamaktır, ona can vermek için çizmektir. Nevrekan nedir? Hayalinin hayaline can verendir. Sadece elleri çalışır gibi görünür, ama o bir yandan da tasviri konuşturmakla, ona hayat vermekle meşguldür. Çizerken başlanılan yolda, keserken can verir.

İşte öyle bir derin dünyadır ki, ne milyon, ne milyar ışık hızı yeterlidir izah etmeye. Bazen alnındaki terdir, deriye düşen ve “emek” diye geçiştirilen. Hâlbuki emekten daha ötesidir o ter damlası. Tasvire can veren ustanın can suyudur damlayan. Usta kendini tasvir eder desenlerine. Her delik, her kıvrımda kendisi olur. Kendi kendine yeniden can verir. Kendi kendine yeniden dirilir.

Hayaliler, can verdikleri tasvirlerinde hep yaşarlar…

“Hacı İvaz ve Kara İlyas anısına”

Derviş Korkut (Öncü Yılgın)

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.